Refik Huri
ABD, İran'a karşı büyük bir askeri saldırıdan büyük bir ekonomik ve mali saldırıya geçiş yapıyor. Her iki durumda da oyun aynı; kendisi için maceraya ve hatta büyük bir kumara girişilen hedeflerin çok gerisinde kalan bir anlaşma için savaş.
“Anlaşma sanatı”nın ustası Başkan Donald Trump'ın İran toplumunun karmaşık ve girift yapısını anlaması kolay değil ve anlayacak gibi de görünmüyor. O, siyaset bilimcilerinin “tarihin, coğrafyanın ve ideolojinin sonunu” öngördüğü basitleştirici bir felsefeden geliyor; ama karşısında 1400 yıllık bir siyaseti yeniden canlandıran, Hürmüz Boğazı'nda coğrafyanın karmaşıklıklarından faydalanan, Humeyni devrimiyle somutlaşan dini bir ideolojiye sahip tarihi bir toprak var. Merhum İranlı düşünür Daryush Shayegan, “Din Devrimi Nedir?” adlı kitabında bu devrimin “tersine çevrilmiş modernite” veya “karşı modernite”yi yani “Batı'ya karşı, onun modern teknolojisini, araçlarını ve silahlarını kullanmayı” temsil ettiğini söyler. Tahran'ın küresel ekonomik sisteme entegre olmak istediğine, Humeyni ve takipçilerinin ise “tamamen ayrışmayı” istediklerine inanır.
Ancak her iki taraf da esasen aynı senaryoya göre hareket ediyor; Trump, etki açısından “jeopolitik” hususlardan ziyade “jeoekonomik” hususların öncelikli olduğuna inanırken, Devrim Muhafızları ise Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyi ve stratejik konumunu kullanarak küresel ekonomiye baskı uygulamayı rejimin hayatta kalmasının garantisi olarak görüyor.
Washington, İran'a yardım etmeye devam eden ülkeleri uyarıyor ve Amerikan ambargosuna katılmalarını talep ederek ekonomik savaşı dünyanın en uzak köşelerine yayıyor. Tahran ise ABD'ye yardım eden ülkeleri uyarıyor ve onları bölgede, Avrupa'da ve her yerde meşru hedefler olarak görüyor. Dahası, İslami Şura Meclisi Başkan Yardımcısı, İran'ın güç kaynağını hedef aldıkları ve Hürmüz Boğazı'na karşı saldırganlık gösterdikleri gerekçesiyle, yeni petrol ihracat kanalları açmak için diğerleriyle iş birliği yapan Körfez ülkelerini tehdit ediyor. Bu arada, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri ve Dini Lider'in Temsilcisi General Muhsin Rızai, “nükleer bomba edinme” konusunda ilerlemeye mecbur kaldıklarını söylüyor.
Hatta bazıları bombanın aylardır Tahran'ın elinde olduğunu iddia ediyor. Sorun şu ki, acelesi olmadığını söyleyen Trump, ambargo, tencerenin altında ateş yakılır yakılmaz yenmeye hazır gelen bir yemekmiş gibi, ekonomik savaşın meyvelerini hemen toplamaya son derece hevesli. Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmaya ve İran'ın nükleer silah edinmesini engellemeye odaklanırken, James Jeffrey ve Dennis Ross'un ortaya koyduğu bir teoriyi göz ardı ediyor. Bu teori özetle şudur: “Sorun İran’dır, bomba değil. İran'ın nüfuzu bombadan daha tehlikelidir çünkü daha temel bir gerçeğe dayanmaktadır; o da nükleer programın, İran’ın emperyal projesinin sadece bir dalı olduğudur.”
İran'ın ekonomik savaşın kendisi üzerinde çok az etkisi olduğu yönündeki iddialarına rağmen ve rejim dirençli görünse bile, halkın yaptırımların etkilerine uzun süre dayanmasının zor olacağının herkes farkında. Amerikan savaşından önceki yedi yılda, İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Hemmati, “yoksul insan sayısının 10 milyon arttığını” itiraf etti. Buna ek olarak, İran'ın muazzam büyüklüğüne dayanılarak, yaptırımlara ve ekonomik saldırılara ne ölçüde karşı konulabileceği de bilinmiyor. İran’ın yüzölçümü 1,88 milyon kilometrekare, sınırları 8.731 kilometre uzunluğunda, bunun 2.700 kilometresi deniz sınırı ve 15 ülkeyle sınır komşusu.
Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder. Brookings Enstitüsü'nden Suzanne Maloney'e göre, “İran'ın ABD'ye karşı bir avantajı var: Şu anda somut kazanımlar elde etmesine gerek yok, çünkü kaosun kendisi onun için bir zafer.” Ancak Karim Sadjadpour'a göre bu “boş bir zafer”. Sadjadpour, “İran rejimi bugün olduğundan daha zayıf hiç görünmemişti” diye gözlemde bulundu. Zira rejime yönelik tek tehdit içeriden geliyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaş zamanında şiddet ve milliyetçi ideoloji tarafından esir alınan halk, savaştan sonra korkunç ekonomik ve sosyal gerçekliğiyle yüzleşmeye geri dönüyor. Önceki ayaklanmaları başarısız kılan sadece baskı ve öldürme değil, aynı zamanda protestoların kritik bir destek noktasına ulaşamamasıydı. Ancak bugün toplumda, şüpheyle dolu kritik bir kitle var ve Sadjadpour'a göre, “otoriter bir rejimin devrilmesinin hayal edilemez olduğu fikri, çoğu zaman günler içinde kaçınılmaz bir gelişmeye dönüşebilir.” Diyalektik mantığa dayalı bu kumarda; “yavaş niceliksel birikim, hızlı niteliksel dönüşüme yol açar.”
Dr. Henry Kissinger, “Tarih bize istikrarın iki ilkesi olduğunu öğretti; egemenlik veya güç dengesi. Biz egemenlik kuramayacağımız için güç dengesine yönelmeliyiz” demiştir. Ancak Trump, Kissinger ve onun teorilerinden sonra ABD'de ve dünyada her şeyin değiştiği esasına göre davranıyor.