​Korona, kapitalizm ve distopya

​Korona, kapitalizm ve distopya

Perşembe, 27 Şubat, 2020 - 07:15

Çin’den dünyaya yayılan korona virüsü sınırları aşan bir korku iklimi yaratmaya devam ediyor. Son olarak İran’a ve Yunanistan’a sıçraması ile sınırlarımıza dayanan COVID-19 isimli virüs artık Türkiye’nin de en önemli gündem maddesi. Ne İdlib ne de Libya’daki çıkmaz, yurttaşları virüsün Türkiye topraklarında vücut bulmasından daha fazla endişelendirmiyor. Küresel anlamda ise tam bir “21. yüzyıl distopyası” yaşanıyor. Afrika’dan Okyanusya’ya her kıtada baş gösteren hastalık, modern insanın kendi elleriyle inşa ettiği ve yıkılmaz sanılan fildişi kuleleri sarsıyor.

COVID-19 bugüne kadar dünya çapında 2 bin 700’den fazla insanın canına mal oldu. İnsan ölümleri başlı başına hazin. Fakat kayıp oranı yüzde 3’ün altında olan virüsün daha önemli bir özelliği var; “düzen yıkıcılık”. Verilere göre, koronanın pençesine ilk düşen ise küresel ekonomi. Sistemin lokomotifi Çin’de hayatı durduran hastalık, küresel piyasalara bulaştı. Pekin’in emtia ihracatçısı konumundaki Latin Amerika ülkeleri en fazla etkilenenler arasında. İhracatının yüzde 30’unu Çin’e yapan Şili, söz konusu oranın yüzde 29 olduğu Peru, yüzde 27 ile Brezilya ve yüzde 24’le Uruguay ekonomilerinin baş aşağı gitmesini engelleyemiyor. Koronanın ortaya çıktığı Aralık 2019’dan Şubat 2020’ye değin Tayland Bahtı, Brezilya Real'i ve Arjantin Pesosu, dolar karşısında en fazla değer kaybeden para birimleri. Virüs kırılmadığı müddetçe buhranın eşiğine gelen ekonomilerin daha da kötüye gideceği tahmin ediliyor. Alametifarikası serbestlik olan piyasa kapitalizmi, öngörülemez bir insan dışı faktörle uçurumun kenarına sürükleniyor.

Kapitalizmi kendi iddialarıyla sınayan virüsün etkileri ekonomiyle de sınırlı değil. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası dünyayı küresel bir köy haline dönüştürdüğünü vaaz eden ideolojinin en önemli sacayağı olan seyahat serbestisi de tehlikede.  Virüse karşı alınan uçuş yasağı ve sınır kapama gibi seyahat “önlemleri” de dünya çapında farklı ülkeler arasında giderek yaygınlaşıyor. Asya’daki devletler, salgının kaynağı olan Çin ve Güney Kore’den gelen kimseyi topraklarına sokmazken, Kuveyt de korona vakasına rastlanılan Ortadoğu ülkelerinden (İran, Bahreyn, vb.) gemileri limanlarına yanaştırmayacağını duyurdu. Yine Türkiye de salgının Sağlık Bakanı Yardımcısı İraç Herirçi’yi bile vurduğu İran’la sınırını kapatmış durumda. Son yıllarda korumacılığın popülerleştiği düzende, dış tehdidin adı bu sefer göç yerine korona oldu.

Gittikçe aşırı sağ ve ırkçılığın gölgesinde yeşeren bu yeni düşünce şeklinin göçmeni ve koronayı hastalık olarak gördüğüne şüphe yok. Ancak şaşırtıcı olan insanoğlunun “tehdit” karşısında takındığı samimi ve vahşi tavır. Çok değil, iki hafta önce Ukrayna hükümeti, Çin’de yaşayan vatandaşlarını Kiev’e getirdi. Tahliye uçağının Ukrayna topraklarına iniş yapması ile birlikte Ukraynalılar önlem olarak bir hastanede karantinaya alınırken, insanların verdiği tepkiyse oldukça sert oldu. Birbirlerinden habersiz hastane önünde toplanan onlarca Ukraynalı, hastaneye saldırarak ateşe vermeye çalıştı. Rusya ile yaşadığı kriz sonrası aşırı milliyetçiliğin “yeni normal” haline geldiği ülkede Ukraynalı olmak bile ayrımcılığı yok etmiyor.

Elbette tüm bu korumacı vahşiliğin bir de ırkçılık boyutu var. Demokrasi ve çokseslilik söylemi üzerinden kendisini var eden düzen, bir virüsle 19. Yüzyılın Asyalı karşıtı sosyal darwinizmine dönüş yaptı. Washington’dan Paris’e, Moskova’dan Berlin’e kadar tüm metropollerde çekik gözlü Asyalı göçmenler bir korku nesnesine dönüştü. New York metrosunda Japon asıllı bir ABD vatandaşına hakaret eden beyaz Amerikalının videosu ve Türklerin endişeli bakışlarından kurtulmak adına çantasına “Çinli değilim” yazdıran Tayvanlı öğrenci bunun son örnekleri.  Yaşananlar, ABD’nin 1882’de Asyalıları aşağı ırk olarak kabul eden yöneticilerin çıkardığı “Çinlileri uzaklaştırma yasasını” akıllara getiriyor. Gazetelerin Çinlileri “sarı tehlike” olarak resmettiği o günlerde yasa sayesinde Asyalılar 10 yıl süreyle ABD’ye girmekten men edilmişti.

Bugün de tıpkı 1800’ler Amerika’sı gibi paranoyak, ırkçı, benmerkezci bir dünyada yaşadığımız hissi aniden yüzümüze vuruldu. Hem de bir virüs sayesinde. Sanki konusu salgın hastalık olan bir Hollywood filmindeki figüranlarız. İnsanoğlunun elleriyle kurduğu sistem, koronayla paramparça oluyor. Yıkım anındaysa düzenin muhasebesi yapılacağına, bireylerin en vahşi duyguları gün yüzüne çıkıyor.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya