​Politika yoksunluğunun kurbanı İdlib

​Politika yoksunluğunun kurbanı İdlib

Pazartesi, 24 Şubat, 2020 - 11:30

İdlib’teki trajik gelişmeler, rejim lideri Beşşar Esed’in Suriye topraklarının yüzde 90’ını kontrol altına almasıyla savaşın sonuna yaklaşıldığı iddialarını bir kez daha yalanladı.

Suriye halkının maruz kaldığı katliamlar, açlık ve işkenceler, yerinden ve yurdundan edilen insanların ortaya çıkardığı insani dramın boyutu bu iddianın çöküşünün en büyük kanıtı oldu. Yeni göç dalgası ile evlerini terk etmek zorunda kalan ve topraklarından koparılanların sayısı yaklaşık 900 bine yükseldi. Tahminlere göre gittikçe de yükseliyor.

Bu trajedi, Suriye savaşının en başından itibaren kendisini gösteren ve ana başlığı küresel ve bölgesel kayıtsızlık olan acı bir gerçeği hatırlatıyor.

Rejimin Rusya’nın desteği ile İdlib’i geri almak için sürdürdüğü saldırı ile somutlaşan savaşın bu yeni safhası, bizleri Suriye sahasında özellikle iki temel aktörün rollerini düşünmeye  itiyor. Bunlar Türkiye ve Rusya’dır.

Bunun yanında ayrıca son yıllarda tanık olduğu büyük iyileşmeye rağmen ikisi arasındaki ilişkinin sınırları ve çelişkileri hakkında düşünmeye teşvik ediyor.

Zira yaşananlar, bu ilişkinin Batı’ya karşı ortak kızgınlığın, politik gerçekçiliğin ve pragmatizmin ürününden ibaret olduğuna ve aralarındaki tarihi düşmanlığın alevlerinin henüz sönmediğine işaret ediyor.

Türkiye'nin Suriye krizine yönelik politikasının en önemli ve açık özellikleri, her düzeyde keskin söylemler ile sahadaki eylemleri arasındaki büyük çelişkidir.

Türkiye’nin Esed rejimine yönelik tehditlerinin yoğunluğunun hiçbir zaman kesintiye uğramaması, hep yüksek tonda olması ama tehditlerinden hiçbirini sahada gerçekleştirememesi dikkat çekicidir.

Bu noktada insaflı olup Türkiye’nin tutumlarını eyleme dönüştürmesini engelleyen bazı etkenlerin varlığına işaret etmeliyiz.

Bunların en önde geleni, Başkan Barack Obama döneminde ABD’nin Suriye savaşına yönelik belirsizlik ve kararsızlık ile karakterize edilen tutumu ve davranışlarıdır.

Obama’nın görev süresi sona erene kadar kendisi ile nükleer anlaşma imzlamak için İran’ı memnun etme takıntısına mahkum olarak kalmasıdır. Bunu gören Türkiye, Esed rejimine karşı herhangi bir askeri operasyon yürütmesi durumunda hiçbir destek bulamayacağını anladı.

Buna bir de Avrupa ile NATO’nun cesaret vermeyen pozisyonunu da ekleyebiliriz. Bu noktada, 2015 yılında Rus uçağının düşürülmesi olayında Türkiye’nin Rusya’ya karşı nasıl yalnız bırakıldığını hatırlayabiliriz.

İdlib bölgesinde devam eden savaşın ortasında  bugün bile Türkiye’nin birçok etkene çarpan tehditlerini duyuyoruz. Bunlardan biri de istediği bölgeleri geri almak için bile olsa Suriye sunağına daha fazla kurban sunmak konusunda Erdoğan’ın isteksizliğidir.

Başlangıçtan bu yana Türkiye’yi Suriye savaşına müdahil olmaya iten neden, Erdoğan’ın Arap Baharı devrimlerini benimsemeye yönelik kişisel emelleri, Ankara’nın Esed rejimini ideolojik ve stratejik olarak kendisine daha yakın başka bir rejim ile değiştirme ve Kürt tehlikesini sınırlama isteği olmuştu.

Rusya’nın rejimin yanında savaşa müdahil olması, Ankara’nın karşılamak zorunda kaldığı büyük mülteci dalgası, ABD’nin Suriye’de Kürtleri desteklemesi ile Türkiye beklentilerini minimalize etti.

Ülkenin geleceğini şekillendirmede rol almak için kendisine bağlı silahlı grupların Suriye topraklarının mümkün olan en geniş bölgesini kontrol etmelerini sağlamakla sınırladı.

Türkiye bunun yanında bir güvenli bölge de inşa etmek istiyor. Bununla iki şeyi amaçlıyor:


  1. Kürt tehdidini sınırlarından uzaklaştırmak (Ki bu, ABD ile ilişkilerinin gerilmesinin ve Moskova ile yakınlaşmasının nedenlerinden de biridir)

  2. Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecileri buraya yerleştirerek üzerindeki yükü hafifletmek.

Rejimin Rusya’nın desteğiyle İdlb’teki ilerleyişi Türkiye’nin birinci amacını çökertmek üzere. Türkiye’nin tek çıkış yolu, güvenli bölgelerin kurulması ile sonuçlanan Astana anlaşması yerine (her ne kadar bu bölgeyi savaş uçaklarının uçuşuna kapalı bir bölgeye dönüştürme gücü şüpheli olsa da) Rusya ile yeni bir anlaşmaya varmaktır. Rusya bilhassa M4 ve M5 stratejik otoyolları dahil İdlib’teki en önemli yerleri kontrol etmesinden sonra Türkiye’ye bunu verebilir.

Moskova’nın Suriye politikasına gelince, kayıp bir güvenilirlik, kırılgan ittifaklar ve kısa görüşlülüğün eşsiz bir karışımı ile karakterize edilmiştir.

Rusya’nın en başından itibaren hedefi, Esed rejimini genelleştirmek ve ülkenin birliğini koruma gerekçesi ile Suriye topraklarının mümkün olan en büyük ve geniş alanını kontrol etmesini sağlamaktı.

Nitekim silahlı unsurlar ve sivillere karşı aynı derecede aşırı güç kullanılarak tamamen ortadan kaldırılan gerilimi azaltma bölgelerine ilişkin anlaşmayı ihlal etmek pahasına sürdürülen İdlib savaşı ile de bu hedefini gerçekleştirmek üzere.

Rejim ve müttefiklerinin aşırı şiddete başvurması, asıl hedefin İdlib’in sakinlerinden boşaltılması olduğunu açıkça gösteriyor.

Bu noktada, Rusya’nın oynadığı rolün mahiyetini, askeri kararları sahada yok sayılırken siyasi kararları da hiçbir ilerleme kaydetmeyen Soçi ya da Astana mutabakatlarının uluslararası güvenirliğini sorgulayabiliriz.

Yine İran’ın Suriye’deki varlığını sınırlarından uzak tutma konusunda Rusya’nın İsrail’e verdiği taahhütleri yerine getirmemesini de sorgulama hakkına sahibiz.

Moskova müttefiği Türkiye ile oynuyor. Kendisine baskı yapmak ve bunun meyvelerini Suriye’de toplamak için Libya’da Hafter’i destekliyor.

Ancak Rusya’nın müttefikleri ile kırılgan ilişkisinin en önemli örneği, Suriye’deki İran varlığına karşı İsrail’in sürdürdüğü askeri operasyonlara verdiği sınırlı tepki ve kendisini kınamakla yetinmesidir.

Bu tablo, Rusya’nın bir yandan Suriye’de İran’ın kanatlarının budanmasına karşı olmadığı ama aynı zamanda makası bizzat eline alıp bunu yapmaktan kaçındığını göstermektedir.

Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, maruz kaldığı sert ekonomik yaptırımlar, Irak ve Lübnan’da müdahelelerine karşı çıkan protestoların patlak vermesinden sonra İran’ın Suriye’deki rolünün zayıfladığını düşünenler var. Ancak başta Moskova olmak üzere böyle düşünenlerin aksine İran, Suriye krizindeki varlığını korumaya devam eden önemli bir faktördür.

Rusya’nın Suriye politikasının karakteristik özelliği olan dar görüşlülüğü, stratejik olmaktan çok taktiksel olarak tanımlamak daha doğru olur. Diğer bir deyişle, Rusya her zaman uzun süre sürdürülebilir olmadığını bildiği halde hızlı kazanımlar elde etmeyi umduğu çözümlerin peşinden koşuyor ve bunları teşvik ediyor. Bunun en önemli örneği, Rusya’nın Lübnan’daki mülteciler krizini çözmek için başlattığı ve  tam anlamıyla başarısız olan girişimdir.

Suriye savaşı onuncu yılına girerken Rusya’nın başarısının, Esed’e sahnede kalmak için itici bir güç sağlamakla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz.

Uluslararası toplumun kendisini yeniden kabullenmesini sağlamak ve Suriye devletini muhafaza etmek konusunda ise başarısız olmuştur.

Bugün Türkiye, Ürdün ve Lübnan arasında dağılmış 6 milyon Suriyeli mültecinin yanısıra içerideki mültecilerin varlığında hangi devletten bahsedilebilir?

Suriye halkının yarısı katliamlara, işkenceye ve tehcire maruz kalırken, hapsedilip kaçırılırken, Rusya bu trajediyi DEAŞ ve teröre karşı savaşın bir yan sonucu olarak pazarlerken bir devletin varlığından söz edilebilir mi?

Rusya yine bu gerekçe ile bugün İdlib’e karşı (sloganlardan uzakta aslında bir köşeye sıkıştırılmış ve bugün meçhul bir yere nakledilmek istenen 3 milyon insana karşı) vahşi bir saldırı başlatmışken ortada bir devletin var olduğu öne sürülebilir mi?

Bununla birlikte, Türkiye ile Rusya arasındaki pragmatist ve çıkarcı ilişkinin devam etmesi muhtemel. Çünkü Türkiye, Rusya’nın Suriye’deki belirleyici rolünün yanısıra ABD ve NATO ile anlaşmazlığında çok ileriye gitmiş olduğu için Rusya’dan ayrılamaz. Rusya da Türkiye’yi yeniden ABD’nin kucağına itmek istemez. Rejimin dostu olmayan bir müttefik olarak ona ihtiyacı var.

Suriye halkının trajedisi, tüm tarafların –özellikle ABD ve Rusya’nın- Suriye savaşına yönelik kelimenin tam anlamıyla bir politikadan yoksun olmalarının kurbanı olmasıdır.

Devrimin “müttefikleri” ile Suriye devrimi silahlı grupları arasındaki anlaşmazlıklar ise rejim ve müttefiklerinin şiddetinden daha sert ve acı vericiydi.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya