Kimlik sorunu üzerine

Kimlik sorunu üzerine

Cuma, 21 Şubat, 2020 - 14:45
Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü

Dünya İslam Birliği’nin (Rabıta) davetiyle, Birleşmiş Milletler’in (BM) Cenevre’deki merkezinde, çok sayıda siyasi, sosyolog ve teologla bir araya geldik. Toplantının amacı: şiddet taraftarı aşırılıkla mücadele hakkındaydı. Şüphesiz bu yeni bir konu değil ancak katılımcılar, antropolojik, sosyolojik ve stratejik bakış açısıyla yeni konuları dile getirdi.

Rabıta Genel Sekreteri Dr. Muhammed el-İsa, açılış ve kapanışta yaptığı konuşmada, Mekke Bildirgesi’nde yer alan hususlar hakkında son derece önemli şeyler söyledi.

Toplantıya katılan yabancılar daha çok kimlik sorununa odaklandı. Bahsettikleri şeyler arasında, ‘kimlik hastalığının’ sadece Müslümanlara özgü olmadığı, bir süredir, dini, etnik, bölgesel ve dilsel ‘kimlik bunalımları’ yaşandığını vurgulandı. Ayrıca ‘kimliğin’ ne olduğu hususunun tam olarak tanımlanmaya muhtaç olduğu üzerinde de duruldu.

Terörizmin bile tanımında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Boko Haram örgütü Nijerya ya da çevre ülkelerde bir katliam yaptığında, tüm kavram kargaşasından bağımsız olarak herkes bunun terör olduğuna ve mücadele edilmesi gerektiği hususunda hemfikir olur. Myanmar askerleri Rohingya’daki (Arakan) azınlığa katliam yaptığında ve kadınlar ile çocukları göçe zorladığında da herkes (bazıları bir süre tereddüt etse de) bunun bir devlet terörü olduğunu kabul eder. Ancak terör ve ‘yaralanmış kimlik’ arasında bağıntı ne zaman kurulabilir?

Nitekim hepimiz, bazı ‘kimlik çatışmalarının’ üst düzey yöneticiler tarafından çıkarıldığını biliriz. Fukuyama, ‘Kimlik Üzerine’ kitabında, ABD ve diğer ülkelerde, siyasi amaçlarla ‘yapay kimliklerin’ kurgulandığına dair birçok örnek vermiştir.

Demek istediğim şey şudur;

Siyasi elitlerin kendi çıkarları uyarınca ‘kimlikleri’ suiistimal etmelerine dikkat edilmelidir. Hindistan’da bunun örnekleri yaşanmıştır; ABD’deki Evanjeliklerin durumu da böyledir. Arap ve Müslüman ülkelerde de dini duygular siyasiler tarafından sömürülmektedir. Basın ve sosyal medyadaki ‘kimlikleri’ tahrik eden yayın anlayışına karşı da temkinli olmamız gerekir. Bölünmemizin ve farklılıklarımızın dış güçler tarafından kasıtlı kötü kullanımı söz konusu olabilir. Bugünlerde Filistin meselesinin ele alınış biçimi bunun için önemli bir örnek olabilir. Etnik azınlıklar ve Hristiyanlar meselesi Arapların en çok eleştiri aldığı hususların başında gelmektedir. Bu eleştirileri yöneltenler çoğu zaman yapıcı olma niyeti taşımazlar, ‘azınlık kimliklerini’ pazarlık ve çıkarlar doğrultusunda gündeme getirirler.

Dünyadaki sivil toplumların ‘kimlik’ meselesindeki duyarlılığı bazı çevreler tarafından suiistimal edilmeye açıktır. Ayrıca şu hususa da dikkat edilmelidir; Arap ve Müslümanlarda ortaya çıkan olumsuz tutum, çoğu zaman kendi ‘kimliklerinin’ saldırı altında olmasına bir tepki olarak gelişmektedir.

BM’nin Cenevre’deki merkezindeki toplantıya katılan Hristiyan ve Yahudi panelistler, küreselleşme ve globalleşmenin doğurduğu baskıların, tüm ‘dini kimliklerde’ sorunlar yaşanmasına neden olduğuna dikkat çekti. Budizm ve Hinduizm mensuplarının hırçınlaşması bu bağlamda değerlendirildi. Tabi burada Arap ve Müslümanların ‘aşırılık sorunlarını’ diğer dinlerdeki insanlarda da var diye hafife almaması gerektiğini hatırlatmakta fayda var.

Bu sorunların görmezden gelinmesini savunmuyorum ancak Müslümanlar olarak sürekli terörizm dolayısıyla suçluluk hissetmemiz de doğru değildir. Yüzlerce defa özür diledik, artık bunları aşarak, dünya halklarıyla ‘kimlik’ meselelerini, dinler arası diyaloğu ve evrensel ahlakı tartışmaya geçmeliyiz.

İslam-Hristiyanlık arasındaki diyaloğun nasıl geliştirilebileceği üzerine kafa yormalıyız. Küresel bir sivil toplum için gündemi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olan bir program var bu programın içinde aktif bir şekilde yer almalıyız.

Tüm bu girişten sonra varmak istediğim husus, dini söylemin yenilenmesi meselesidir. Arap ve Müslümanlar, terörizme karşı verilen küresel savaşa iştirak ettiler. Nitekim terör en çok onların dinine ve devletlerine zarar verdi. Terörizmle mücadelede dini söylemin değiştirilmesi hususunda da üzerlerine düşeni büyük ölçüde yerine getirdiler. Onlarca Arap ve Müslüman ülkesinde, uluslararası katılımlar dahilinde ya da bireysel olarak, aşırılık karşıtı çalışmalar yapıldı, konferanslar düzenlendi ve yayınlar gerçekleştirildi.

Dini eğitim müfredatı değiştirildi, Cuma hutbelerinde aşırılık karşıtı fikirler ele alındı. Şüphesiz ağır da olsa tüm bunların olumlu etkileri oldu. Usame bin Ladin ve Bağdadi’nin projelerinin başarısız olmasının başlıca nedeni, Müslümanların ezici çoğunluğunun bu ideolojilere yüz vermemesidir. Müslümanlar tüm dünyaya, bu terör eylemlerini desteklemediklerini deklare ettiler. Yeni nesillerin bu saatten sonra, şiddete meyilli aşırı düşüncelerin peşinden sürüklenmesi daha düşük bir ihtimaldir.

Ancak şunu da kabul etmelidir ki; başta İslam olmak üzere, İbrahimi dinler içinde, şiddete meyilli grupların varlığına şahit olunmuştur ve şahit olunmaya da devam edilecektir. Maverdi’nin dediği gibi, aşırılık ya da geleneksel çizgiye karşı aykırılık eğilimi durumsal da olabilir, dinin doğasıyla da ilgili olabilir. Zorunlu değişimden bahsederken ‘imani konuları’ kastetmiyorum, bu konuların yansımalarından söz ediyorum. Hristiyanlar ‘teoloji’ olarak adlandırıyor, biz ise Kelam ilmi, Akide ya da Usuliddin (dinin temel ilkeleri) olarak adlandırıyoruz. Her din kendini diğer dinlere karşı ‘akli tezleri’ kullanarak savunur. Din eğitimi görenler, ‘din felsefesi’ olarak adlandırabileceğimiz bu eğitimi küçük yaşlardan itibaren görür.

Hanbeliler ve Selefiler bu alana uzak dursa da, yine de ‘usuluddin’ meselelerini okur ve hikmetini açıklarlar. Çok uzatmak istemem, ‘dinin temel ilkelerine’ dair yorumlar, yeniden okumaya tabi tutulabilir ve sorgulanabilir. 20. Yüzyılda fıkıh (uygulama) alanında ciddi sorgulamalar yapılmış, insanların hayatlarını kolaylaştıran içtihatlar yapılmıştır. Ancak klasik akide meselelerinin üzerinde yeterince durulmamıştır. Bazı âlimler yeni bir ‘kelam ilmi’ oluşturulması için çağrıda bulunmuştur, bazıları da Eşarilik ve Selefiliğin ortadan kaldırılmasını istemiştir, ancak böylesi bir isteğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Cihatçılar akideye (inanca) bağlıdırlar, feri dini meseleleri dahi akide ile ilişkilendirmektedirler, şeriatın uygulanması akide (inanç) ve mükellefiyet gereğidir, dolayısıyla ‘İslam devleti’ de akidevi bir çıkarımdır. Tekfir ve buna binaen kan dökmek de dini kaynakların yorumlanış biçimiyle ilgilidir. Dolayısıyla dini kaynaklarımızın, bu tür kötü kullanımlarının önüne geçilmesi için, ıslah edilmesi bir zorunluluktur.

Kaynaklarımızı yeniden ciddi bir şekilde yorumlamazsak, kötü niyetliler ya da samimi cahiller aynı metinlerden hareketle şiddet uygulamaya devam edecektir. Örnek vermek gerekirse, dünyayı Dar’ul İslam ve Dar’ul Harp olarak bölen anlayıştan bir an önce kurtulmamız gerekir. Yüz yıl öncesinde birçok âlim bu kavramların tartışılması ve yeniden değerlendirilmesi çağrısı yapmıştır. Ancak DEAŞ bu kavramı kullanmış ve birçok genç de DEAŞ’ın yaklaşımına katılmıştır. Hatta kendilerini Fakih olarak adlandıran bazı âlimler dahi bu yaklaşımı benimsemiştir.

Global kültür ve kimlik tehlikelerine karşı, kendi ‘kimliğimizi’ koruyabilmemiz için, kaynaklarımızdaki nasları (metinleri) yeniden yorumlamalı, çağa uygun şekilde yeni bir kelam ilmi oluşturmalıyız. Ezher Şeyhi ve Papa’nın ‘İnsani Kardeşlik Beyannamesi’ ve Dünya İslam Birliği’nin ‘Mekke Vesikası’ bu yönde atılan önemli adımlardandır. Şu üç hedefe ulaşmak için çaba sarf etmeyi bırakmamalıyız: Dinde dinginlik, ulusal devlet tecrübesinin yenilenmesi ve dünya ile ilişkilerin düzeltilmesi.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya