Tarih ve virüs!

Tarih ve virüs!

Salı, 18 Şubat, 2020 - 07:45

1970'lerin sonunda, din ve siyaset arasında meydana gelen yıkıcı karışımın patlamasına katkıda bulunan devrimci olaylar gerçekleşti. Etkileri de bugüne kadar varlığını sürdürdü. Likud 1977 yılında, laik İsrail İşçi Partisi’nin yönetiminden yıllar sonra ilk kez dini bir parti olarak İsrail'de iktidara geldi. Bununla birlikte Tevrat’ın dili de İsrail siyasi söylemine hâkim olmaya başladı.

1978'de Papa Ioannes Paulus, Roma Katolik Kilisesi'nin başına geçti. Papa Paulus, ABD Başkanı Ronald Reagan fırsatından yararlandı ve din ruhunu uyandırmak için, dini bir söylemle kendisiyle birlikte çalıştı. Bu, Sovyetler Birliği'ni düşüren ilk kıvılcımların başlangıcı oldu.

Humeyni 1979'da İran'daki Şah rejimine yönelik gerçekleştirdiği darbe sonrasında radikal bir İslam cumhuriyeti kurdu. Aynı yıl tekfirci terörist çeteler tarafından Mekke’de baskın yapıldı. İslam âlemi ‘devrimin ve tebliğin ihraç edilmesi’ durumlarının arasında kaldı. Bu çılgın rekabet aşırılık, militanlık ve terörizmden kaynaklanan acı ve kanlı görüntülere sahne oldu.

Sünniler ve Şiiler arasındaki ilişkiler ise hiçbir zaman bugünkü kadar kötü olmadı. Aynı şekilde Suudi Arabistan ve çoğu Arap ülkesi ile İran arasındaki ilişkiler de hiçbir zaman bugün olduğu kadar düşmanca değildi.

Din ve siyaset arasındaki bu zehirli karışım, sahnede olup bitenlerin perde arkasındaki tüm dini yorumlar netice verdi. Bu, tüm garip gelişmelerin değerlendirmesi ve gerekçesi haline geldi.

Ayrıca taraflar, (Yahudilik, Hıristiyan ve hem Sünni hem de Şii kanatlarıyla İslam köktendinciliği) en nihayetinde bir kurtarıcının gelerek adalet ve iyiliği hâkim kılacağına ilişkin bir ‘son sahne’ fikrine sahip. Bu kişi yeryüzündeki adaletsizliği, zulmü ve tüm kanlı eylemleri ortadan kaldıracak. Her bir tarafın takip ettiği siyasetin temelinde yatan fikir ise kurtarıcı gelene dek ona zemin hazırlamaktır.

Ancak bugün gündemde Çin sahnesi var ve kontrolden çıkan koronavirüs krizi korkunç bir şekilde ilerliyor. Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve büyüme oranlarının en yüksek düzeyde olduğu ülkelerden biri olmasının yanı sıra herhangi bir semavi dinin hâkim olmadığı, ateizmin hakim olduğu bir ülkedir. Bundan dolayı ülkede komünist bir doktrin ve Konfüçyüsçü bir miras vardır.

Jimmy Carter’ın başkanlığı dönemindeki Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin Richard Nixon dönemi Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın ve büyük tarihçi Samuel Huntington’ın yazılarını gözden geçirdiğimizde Çin'in ABD için ideolojik bir tehdit oluşturduğu konusunda hemfikir olduklarını görürüz.

Bugün Çin, koronavirüsünün patlak vermesinin ardından ülkede yaşananlara dair komploların açıklamasıyla ilgili olarak çok sayıda komik ve sığ yorumla karşı karşıya. Gerçek şu ki Çin ekonomik olarak bir süper güçtür. Fakat değer sisteminde üçüncü dünya ülkeleri arasında yer alıyor. Basit şekilde gerçek bundan ibarettir.

Çin, özgürlüklere karşı olan bir devlettir. Tutum olarak bazı yönleri ön plana çıkaran ve bazı yönleri gizleyen Çin, bu ölümcül virüsle şeffaf ve profesyonel bir şekilde başa çıkamadı.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya