Demokratik hükümet mi otoriter merkezi yönetim mi?

Demokratik hükümet mi otoriter merkezi yönetim mi?

Salı, 11 Şubat, 2020 - 14:45
(AFP)
İstanbul/Şarku'l Avsat

Nebil Fehmi (Mısır'ın eski Dışişleri Bakanı)

Son zamanlarda, modern çağdaki en iyi devlet yönetimi hakkında sorgulamalar yapılmaktadır. Seçenekler, Batı tarzı liberal demokrasi ile güçlü otoriter merkezi yönetimle sınırlandırılmıştır. Bu iki yönetim biçiminin de artıları ve eksileri bulunmaktadır, nitekim iki tarz yönetimin de başarılı ve başarısız örnekleri mevcut.

Tarihsel deneyimleri bilimsel veriler ışığında objektif olarak değerlendirdiğimizde, demokratik tecrübenin, askeri ve ekonomik olarak dünyanın en gelişmiş ülkelerini ortaya çıkardığını görmekteyiz. ABD, Avrupa Birliği ve NATO ülkelerinin içinde yer aldığı ‘Batı Bloğu’ şu anda en büyük askeri, politik ve ekonomik birlikteliği oluşturmaktadır. Uzun bir süre daha bu durumun böyle devam edeceği öngörülmektedir.

Batı demokrasisinin standartlarına uymadıkları halde, ciddi ekonomik gelişmeler gösteren ülkeler de bulunmaktadır. Bu ülkelere örnek olarak:  Singapur ve Endonezya gösterilebilir. Gelişmekte olan bu ülkelerdeki ‘merkezi otoriter yönetimler’ çıkardıkları radikal yasalarla, hızlı bir ekonomik ilerlemenin önünü açmıştır.  Singapur'un kurucu babası olarak kabul edilen Lee Kuan Yew, ülkedeki farklı etnik grupları ulusal bir çizgi etrafında toplayarak, ülke kaynaklarının gelişim için seferber edilmesini sağlamıştı. Başkan Lee Kuan Yew, otoriter merkezi yönetim ile kısa sürede istikrarı sağlayarak, ülkesinin ilerlemesini gerçekleştirmişti. Ülkedeki demokratik açılımı ise zamana yayarak, ağırdan almayı tercih etmişti.

Önemli deneyimlerden biri de Çin’in ilerleme tecrübesidir. Uzun yıllar, ‘gelişmekte olan ülkeler’ arasında yer alan Çin, devasa nüfusu dolayısıyla büyük zorlukların üstünden gelerek, vatandaşlarının yüzde 40’ının, ‘yoksulluk sınırının’ üstüne çıkmasını sağladı. Aynı zamanda teknolojik ve askeri yeteneklerini de geliştirmeyi başardı. Çin’in bu yükselişi sadece Asya’daki komşuları için değil, ABD ve Avrupa dâhil olmak üzere uluslararası düzeyde endişelere neden oldu. Çin tüm bunları demokratik bir ülke olmamasına rağmen başarabildi. Her ne kadar iktidar, Komünist Parti liderleri arasında nispeten demokratik yöntemlerle el değiştirse de, halka yayılmış bir demokrasi söz konusu değildi.

Rusya örneğini ele alacak olursak, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına, dolayısıyla kaynaklarının ve nüfuzunun hızlı bir şekilde daralmasına rağmen, kendini kısa sürede toparlayabildi. Ordusunu ve askeri yeteneklerini toparlayarak, geçtiğimiz birkaç yıl içinde askeri teknoloji alanında atılımlar gerçekleştirdi. Uluslararası engeller ve rakiplerine göre görece zayıf ekonomisine rağmen Rusya, büyük ölçüde iyileşerek, dünyadaki nüfuzunu tekrar elde edebildi.

Çin, Rusya, Endonezya ve Singapur örneklerini incelediğimizde, bu ülkelerin ‘merkezi otoriter yönetimlerin’ yokluğunda bu kadar kısa bir sürede ilerleme sağlamalarının tasavvur edilemeyeceğini görüyoruz. Bu ülkelerde, devletin üst müdahaleleri, kaynakların verimli bir şekilde, ulusal öncelikler doğrultusunda kullanılabilmesine imkân tanıdı. Batılı Demokrasilerde dahi, kriz ve felaket anlarında kısa süreliğine ‘otoriter yönetim biçimine’ başvurulduğu görülmektedir. Sonuç itibariyle, istikrarın sağlanması, ekonomik, teknolojik ve askeri gelişimin gerçekleştirilmesi iki tür yönetim biçimiyle de mümkündür. Üstelik ‘gelişimin’ Batılı Liberal Demokrasi ile ‘merkezi otoriter yönetim’ arasında sınırlandırılması da doğru değildir. Ulusal hükümetler, uluslararası ilişkilerini, kısa vadeli çıkarlar yerine, uzun vadeli olarak değerlendirmelidir. Böylelikle, siyasal, ekonomik ve güvenlik ihtiyaçlarından kaynaklanan baskılara maruz kalınmasının önüne geçilecektir. Devletler seçim dönemlerinde, kendi kamuoyuna hitap eden çıkarları dolayısıyla uzun vadede ihtiyaç duydukları ilişkilerini zedelememelidir. Yöneticiler diğer ülkelerin sosyolojilerini ve eğilimlerini dikkate almak zorundadır. Dahası, siyasi liderler kendi halklarının ve gelecek nesillerin çıkarlarını göz ardı etmeksizin, uzun vadeli dış ilişkilerinde bir denge politikası gözetmelidir. Örneğin, askeri, ekonomik veya sosyal alanlarda yatırım yaparken, bu yatırımların diğer alanlara etkisinin iyi hesap edilmesi gerekir. Halkı kısa vadede tatmin etmek için savurganca bir tutum sergilenerek, gelecek nesillerin güvenliğinin tehlikeye atılması ya da borç altında bırakılması doğru bir davranış değildir.

Son dönemlerde, dünyadaki uluslararası gerginlik, bazı ülkelerin kendi içine çekilmesine ve sağ eğilimli siyasetin yükselmesine neden oldu. Birçok ülkenin uluslararası yasaları uygulamama yolunu tercih etmesi, uluslararası kurum ve kuruluşlara olan güvenin sarsılmasına olanak sağladı. İnsanlar artık şunu sormakta: dünyanın içinde bulunduğu kriz ortamında, adalet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda halkın özgürce yaşayabileceği bir yönetim biçimini uygulamak mümkün müdür? Bu sorgulamalar dolayısıyla, bazen ‘merkezi otoriter yönetimler’ bazen de Liberal Demokratik yönetimler, kısa vadeli çıkar ilişkilerinin şekillendirdiği, pragmatist eğilimler sergilemeye başlamıştır. Bu iki yönetim biçimini uygulayan ülkeler, uluslararası kurumlara yönelik yaklaşımın sarsılmasını, kendi kötü yönetimlerini maskelemek için bahane olarak kullanmaktadır. Merkezi otoriter yönetimler, örneğin Çin ve Rusya, demokratik ülkelerden daha önce, halk hareketleriyle çalkalanmıştır. Çarlık Rusya’sının sosyalizm ve komünizmle sarsılması gibi, Sovyetler Birliği’nin dağılması da bu minvalde değerlendirilebilir. Üstelik Rusya’nın kendini yeniden toparlayabilmesi, kapitalist ekonomi benzeri sistemlere başvurmasıyla mümkün olabilmiştir.

Öte yandan, ABD ve Avrupa ülkeleri, bazı seçimlerin,  toplumların, geleneksel demokratik siyaseti reddedişini yansıtan sonuçlar ve eğilimler ürettiğini göz ardı ettiler. Gelişmiş Liberal Demokrasi ülkelerinin, ‘’ilkeler çerçevesinde serbest yönetim’’ kavramını kullanarak, ulusal sistemlerini diğer ülkelere dayatması kınamaya değerdir. Bu ülkeler, uluslararası hukuku, uluslararası hukukun temel bir ilkesine muhalefet ederek, uzaktaki ülkelerde jeopolitik kazanımlar elde etmek için ihlal ettiler. Bu temel ilke ise, devletlerin iç işlerine müdahale edilerek, bağımsızlıklarının ihlal edilmemesiydi. Öte yandan güçlü ‘otoriter merkezi yönetimler’ de temel uluslararası ilkeleri, ilişki kurdukları zayıf ülkelerde kullanmama eğilimi gösterdi.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: ‘otoriter merkezi yönetimler’ kısa vadeli atılımları gerçekleştirmede, kriz ve felaketlerle yüzleşmede diğer Liberal Demokratik ülkelerden daha başarılıdır. Otoriter yönetimler, ülke enerjisini somuran gereksiz rekabetlere engel olduğu için, ülke kaynaklarının öncelikli hedeflere yönlendirilmesine imkân oluşturur.

Kişisel kanaatim şu yöndedir: adil bir hukuk sistemi altında özgürce bir arada var olmak, uluslararası toplumun tümünün yararınadır. Uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda, orta ölçekli ülkelerin yönetim tercihlerine saygılı olunmalıdır. Zira her ülkenin kendi sosyolojisi ve kendi şartları vardır. Büyük güçlerin dayatması altında şekillenen yönetimlerin başarısızlığı ortadadır. Uluslararası dengenin sağlanması, temel insan haklarının büyük ülkeler başta olmak üzere, orta ve küçük ölçekli ülkeler tarafından tamamen benimsenmesi ve uygulanmasıyla mümkün olabilir.

Uluslararası ve ulusal yönetim için şu kavramlara özel önem verilmesi gerekir: ‘ortak çıkarlar’, ‘kolektif güvenlik’ ve ‘maddi ya da askeri gücün’, ‘hukukun gücü’ ile sınırlandırılması. Ülke içinde demokrasinin sağlanması ne kadar önemliyse, uluslararası ilişkilerde de demokrasinin ilkelerinin benimsenmesi o kadar önemlidir. Kendimize demokrat, başkalarına despot olmamalıyız.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Editörün Seçimi

Multimedya