Cezayir, Fransa ve Türkiye: Geçmişin acıları ve geleceğin hırsları

Cezayir, Fransa ve Türkiye: Geçmişin acıları ve geleceğin hırsları

Çarşamba, 5 Şubat, 2020 - 09:30

Fransa’nın Cezayir, Cezayir’in Fransa ile ilişkisi herhangi iki ülke arasındaki ilişkiden daha yoğun ve hassastır.

İşgal ve sömürgecilik, göç, kültürel ve ekonomik etkileşim olarak her birinin diğeri üzerinde derin etkileri vardır. Aralarında acı bir geçmiş ve umut verici olabilecek bir gelecek, psikolojik travmalar, çok olan yaraları sarmaya dönük sürekli girişimler vardır.

Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron şunları söyledi: “Şüphesiz Cezayir savaşı en trajik savaştı. Kendisi hale tazedir. Nazilerin uyguladıkları soykırım ile neredeyse aynı statüye sahip olduğunu düşünüyorum.” Bu sözler, Fransa’da var olan bir tabuya karşı çıkan cüretkar sözlerdi ve ülkelerinin kolonyal geçmişi ile övünen aşırı sağcı Fransız partilerin kınamasını hak etti.

Macron kendisine yönelik birçok eleştiriye rağmen farklı bir yol izliyor. Açık bir yarayı kapatmak istiyor. 2017 yılında cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında Cezayir’in sömürgeleştirilmesini “insanlığa karşı işlenmiş bir suç” olarak tanımlamıştı. 2018 yılında cumhurbaşkanı iken Cezayir savaşı sırasında ülkesinin işkence uyguladığını kabul etmişti ki bu da Fransa’da geleneksel olarak dile getirilmeyen hususlardan biridir.

Macron, Cezayir’in Fransa ile ilgili hafızasını temizlemenin demokratik ve modern gelişiminin şartlarından olduğunu biliyor. Paylaşılan deneyimin hafif bir şekilde ele alınmaktan daha değerli ve önemli olduğunu, geçmişin hala bugün üzerinde ağırlığını koruduğunu biliyor.

1830 yılında Cezayir’i işgal eden, sonrasında bu işgali yerel halkı dilsel ve kültürel köklerden koparmanın eşlik ettiği ilhak, kolonileşme, yerleşimciliğe (1 milyon yerleşimci) dönüştüren Fransa, 1954 Devrimi'nden önce birçok ayaklanma ile karşı karşıya kaldı. Fransızlar bu savaşın 400 bin kişinin ölümüne yol açtığını söylerken, Cezayirliler kendisine “1 milyon şehidin devrimi” adını veriyorlar.

Cezayir Kurtuluş Savaşı, Fransız siyasetini derinden etkiledi. 1958’de De Gaulle’un Beşinci Cumhuriyeti, 1962’de bağımsızlık ile sonuçlanan reformist dönüşümün başlangıcı oldu. De Gaulle’ün Cezayir konusundaki bu politika değişikliği, Organization de l'Armée Secrète (Gizli Ordu Örgütü’nün) kendisine karşı darbe girişiminde bulunmasına hatta kendisine karşı bir suikast girişimine neden oldu. Kurulan özel askeri mahkeme, aşırı sağcıların bu eylemlerine sanıklar hakkında kurşuna dizilme kararı vererek karşılık verdi. Bundan sonra “General” ülkesinin Arap dünyası ile ilişkilerini düzeltmeye devam etti. Nitekim, 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra İsraillileri “kendini beğenmiş, otoriter, seçkin olduğunu düşünen bir halk” olarak tanımlayan o ünlü açıklamasını yaptı.

Cezayir savaşı Fransa’daki siyasi partilerin hayatını da etkiledi. Michel Rocard liderliğindeki Birleşik Sosyalist Partisi, Cezayir meselesini kendisini diğer partilerden ayıran özelliklerden biri olarak gördü. 1962 yılı başlarında Cezayir’in bağımsızlığını desteklemek için düzenlediği ve Komünist Parti’nin de katıldığı gösterisi iki nedenden dolayı ünlü olmuştu: Gösteriyi zor kullanarak bastıran polis şefi Maurice Papon’un daha sonra Fransa’yı işgal eden Naziler ile işbirliği yaptığının ortaya çıkması, güvenlik güçlerinin açtığı ateşten korunmak için metroda gizlenen sekiz göstericinin boğularak ölmesi.

Cezayir savaşı, Fransız ve ABD’li diplomatlar arasında uzun süreli bir çatışmanın konusu oldu. Hatta bu çatışma, rollerin değiştiği Vietnam savaşına kadar uzandı.  Bu arada Fransa yine Cezayir nedeniyle Mısır’a karşı başlatılan savaşa (Süveyş Krizi) katıldı. Sovyetler Birliği ile ilişkileri geriledi.

Bu savaşın büyük bir kültürel etkisi de oldu. Cezayir ve Vietnam savaşları Fransız aydınlar arasında “sorumluluk sahibi olma” düşüncesinin tam anlamıyla yer bulmasını sağladı. Özellikle birincisi, aydınların Cezayirlilerin ayaklanma hakkına sahip olduklarını kabul eden ünlü “121'ler Manifestosu”na  imza atan Sartre’nin savaşına dönüştü. Sartre söz konusu manifestoyu imzalamasının yanı sıra toplanan fonları Cezayirli devrimcilere ulaştırma, kendilerine bilgi sağlama gibi eylemlere de katıldı. Öyle ki aşırı sağcılar arasında “Sartre’yi idam edin” sloganı yükselmeye başladı. Öte yandan, başlangıçta zorla dayatılan Fransızca çok geçmeden Cezayirliler arasında azımsanmayacak bir kesim özellikle de Berberi elitler için kültürel ve büyük ölçüde siyasi bir kimlik oluşturdu.

Bugün, Cezayir asıllı Fransızlar ve Fransa’ya göç eden Cezayirliler, dört kuşağa dağılıyor ve altı milyonu geçiyorlar. Büyük bir çoğunluğu Fransız toplumuna entegre olmuş, Fransa’ya bazı en parlak sembollerini kazandırmış bulunuyorlar. Çok az bir bölümü hala bir “kimlik savaşı” yürütüyor. Daha da az bir bölümü, doksanlı yılların ortasında Cezayir İslami Ordusu (GIA) adlı örgütün başlattığı terör saldırılarına katıldı. Bu terör saldırıları, o dönemde Cezayir’de patlak vermiş olan iç savaşa paralel olarak yaşanmıştı.

Kimlik, İslamofobi ve terör sorunlarının karşısında bir yanda entegrasyon diğer yanda çıkarlar duruyor. Fransa ve Cezayir arasındaki ticaretin hacmi yıllık 8 milyar avroyu aşıyor. Fransa Cezayir’deki en büyük yatırımcı. Cezayir’de ulaşım, otomotiv, gıda ve ilaç sektörlerinde 40 bin kişiye doğrudan, 100 bin kişiye dolaylı olarak iş fırsatı sağlıyor.

İki ülke arasındaki ilişkilerdeki bu hassasiyet ve önem, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Cezayirlilerin yaralarına tuz basmaktan alıkoymadı.

Son olarak, mevkidaşı Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’un Fransa’nın ülkesini işgal ettiği süre boyunca 5 milyondan fazla Cezayirliyi öldürdüğünü kendisine vurguladığı açıklamasını yaptı.

Cezayir’in yalanladığı bu açıklama Erdoğan hakkında tarihin söylediklerinden daha fazlasını söylüyor. Kuzey Afrika’da genişleme konusunda hırslı, Libya’ya sevkedilen Suriyeli paralı savaşçıların patronu Erdoğan, kuşkusuz Cezayir’in çıkarları konusunda komşusu Suriye’nin çıkarlarından daha fazla endişelenmeyecektir.

Geleceğe dönük hırslarına hizmet etmesi için başka halkların geçmişte yaşadığı acıları kullanmak, Ortadoğu’da yaygın bir fenomendir.

İran’ın Filistinlilerin acılarını nasıl istismar ettiklerini hatırlamak yeterlidir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya