Filistin davasını yeniden tanımlamak

Filistin davasını yeniden tanımlamak

Pazar, 2 Şubat, 2020 - 08:00

‘Yüzyılın Anlaşması’ karşılaştığı eleştirileri fazlasıyla hak ediyor. Zira bu teklif; hakkın ve adaletin reddi anlamına geliyor.

Bir liderin bir başka lideri desteklemesi söz konusu, iki lider de yargı sürecinde ve önlerinde kazanmayı umdukları seçimler var.

Anlaşmanın tarafı olan Filistinlilerin görüşü alınmadığı gibi, uluslararası bir girişim de değil.

Öyleyse bu ‘anlaşmanın’ başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmaz.

Bütün bunlar, emri vakinin meşrulaştırılması anlamını taşıyan bu ‘anlaşmanın’ tehlikesini hafifletmez. Ancak kabul etmeli ki bu ‘anlaşma’ yoktan var olmadı, bir komplonun ya da ihanetin ürünü de değil.

Yarım asırdan fazladır süregelen bir çatışma söz konusu, bu süreçte Arap dünyası ve dünya büyük değişimler yaşadı. Bu değişim çoğu zaman Filistinlilerin aleyhinde gerçekleşti, talihsizlik, kötü politika, müzakere pozisyonundaki zayıflık, çağımızda Filistinlilerin mağlubiyetler yaşaması için adeta birleşti.

Dürüst olmak gerekirse, Filistinliler bu makus talihi değiştirmek için yüzyıl boyunca ellerinden geleni yaptılar. İyiyi de kötüyü de denediler ancak sonuç değişmedi.

1936'da aileler ve aşiretler olarak savaştılar.

1967 ve 1982 yılları arasında örgütler ve gruplar olarak savaştılar.

1993'ten sonra ‘otorite’ olarak mücadele sergilediler.

Soğuk Savaş sırasında, öncesinde ve sonrasında savaştılar. İşgal altındaki topraklarda, biri barışçıl diğeri şiddet içeren iki ayaklanma (İntifada) gerçekleştirdiler. Sınır ötesinden savaştılar.

Sovyetler Birliği ve Çin’in desteğiyle savaştılar.

ABD ve Avrupa’nın desteğiyle barış görüşmelerine oturdular.

Arafat'ın simgelediği ‘uzlaşmaz barış’ anlayışını, Abbas'ın simgelediği ‘uzlaşmacı barış’ yöntemlerini denediler.

Feyyaz’ın ekonomik girişimiyle mücadeleyi tecrübe ettiler.

Sağcı diyebileceğimiz Fetih’le direniş sergilediler,

Solcu Filistin Kurtuluş Örgütü çatısı altında direndiler.

Hamas ve İslami Cihad örgütleri gibi İslamcı direniş yöntemlerini denediler.

Uzun vadeli ‘halk direnişine’ itimat ettiler, kısa vadeli ‘uçak kaçırma’ eylemleri yaptılar.

Che Guevara'dan Mandela'ya uzanan deneyimler ilgilerini çekti.

Carlos ve sol devrimci örgütlerle ilişkiler kurup, direniş hattını Pasifik’e kadar genişlettiler.

Siyonizm karşıtı Yahudilere açıldılar, ulusal meclislerine bir hahamın katılmasını sağladılar.

İran Devriminin oluşturduğu atmosferde Yahudi karşıtı seslerin gelişmesine izin verdiler.

Muhafazakar Arap rejimleriyle, darbe ürünü rejimlerle ve İran gibi devletlerle ittifaklar geliştirdiler.

Esed Suriyesi ve Saddam Irakı ile ilişkiler kurdular.

Esed ile ilişkilerinin Filistinlilere ağır maliyetleri oldu. Bunun üzerine ‘Arap ülkelerinin içişlerine karışmama’ kararı aldılar.

Yine de Ürdün ve Lübnan’daki iç savaşlarda ağır kayıplar vermekten kurtulamadılar.

Araplara gelirsek, onlar da Filistin’e verdikleri desteklerde farklı deneyimler yaşadı. İsteyerek ya da istemeyerek çoğu zaman meselenin daha da karmaşık hale gelmesine katkı sağladılar.

İsrail’e karşı muhafazakar ülkeler olarak ve ‘ordu devletler’ olarak savaştılar.

Batılılarla ittifak kurarak savaştıkları da oldu, Sovyetler Birliği ile ittifak ederek savaştıkları da. Bu savaşlar, 1948, 1967 ve 1973'te yaşandı.

İlk savaşta yedi ordu yer aldı, ikincisinde üç, üçüncüsünde ise iki ordu ile savaştılar.

1982'den sonra savaşlar sona erdi, ya da Lübnan, Batı Şeria ve Gazze'yle sınırlı kaldı.

Bu tarihsel seyir, çelişkileri ve yenilgileriyle, Filistin davasının yeniden tanımlanmasını ya da yeni bir dava oluşturulmasını gerekli kıldı. Nitekim mesele artık belirsizdir ve geçmiş cazibiyeti zayıflamıştı.

Bugün Filistinli çevrelerden dört farklı ses çıkmakta:

-1947 topraklarını istiyoruz!

-1948 topraklarını istiyoruz!

-1967 topraklarını talep ediyoruz!

-1993’teki Oslo Anlaşmasının bize tanıdığı hakları istiyoruz.

Ayrıca şu hususlar da net değil:

-Mesele Filistin’in ulusal meselesi midir?

-Ulusal Arap meselesi midir?

-İslam’ın ve Ümmet’in meselesi midir? y

-Yoksa hepsinin müşterek meselesi midir?

Eğer siyasi bir meseleyse farklı görüşler öne sürülebilir ve tartışmaya açıktır. Eğer dini kutsal bir mesele ise konu tartışmaya kapalıdır, halk görüş belirtemez ve meseleyi liderlere bırakır ki kutsalın idaresini keyiflerince icra edebilsinler.

Şunu da sorgulamak gerekir; Arap devrimleri Filistin’e yaramakta mıdır, yoksa zarar mı vermektedir?  

Son olarak, "Yüzyılın Anlaşması" 1967 savaşının sonuçlarının en kötü yorumlanmış hali, dolayısıyla yeni bir felaket midir?

Yoksa devrimci enerjinin yükselmesi için bir fırsat mıdır?

Doğrusu bu devrimci enerji ne Filistinliler ne de başka dertlerden mustarip Arapların içinde yeterince coşkun değildir.

Filistin davasının yeniden tanımlanması bir zorunluluktur. Siyasette, edebiyatta ve medyada eskimiş söylemleri tekrar etmenin faydası yoktur.

Yeni sözler söylemenin vakti gelmiştir, şaşırtıcı belki şok edici sözler.

Maziyi eşelemek yeni şeyler söylemek için imkan tanımaz, Filistinli yazar Hasan Hızır’ın söylediği gibi ‘günah keçisi aramak anlamsızdır.’

İçinde bulunduğumuz sürece herkes katkı sağlamıştır. Abbas, Hamas, Oslo, direniş örgütleri ve diğerleri, öncekiler ve ardından gelenler, hepsi sorumludur.

Tek bir tarafı suçlamak haksızlık olur ve iç çatışmaların yaşanmasına sebebiyet verebilir:

-“Ramallah yönetimi kötüdür!” Evet katılıyorum peki ya Hamas?

-“Hamas kötüdür!” evet katılıyorum peki ya Ramallah Yönetimi?

-“İki taraf ta kötüdür!” Öyleyse alternatif nedir? ‘Direniştir!’ Peki ya hangi ekonomi hangi toplum hangi maneviyatla direniş!?

Bazıları diyor ki: “Ümmet Yüzyılın Anlaşmasının karşısındadır”

Peki o Ümmet İdlib’te nerededir!?


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya