Öteki İran ile Irak ve Lübnan Devrimcileri

Öteki İran ile Irak ve Lübnan Devrimcileri

Çarşamba, 15 Ocak, 2020 - 13:30

“Zamanların hem en iyisi hem de en kötüsüydü. Bilgeliğin de çağıydı aptallığın da. Hem inanç hem de kuşku devriydi...”

Charles Dickens, Fransız Devrimi döneminin içinde sakladığı paradoksları sıralamaya bu şekilde devam ediyor.

"İki Şehrin Hikayesi" romanında yer verdiği bu paradokslar, İngiliz romancının kastettiği anlamdan farklı bir anlamla olsa da dünya halklarının bildiği devrimlerin büyük bir çoğunluğunu tanımlamak için kullanılabilir. En azından 1989 yılı öncesine kadar bu muazzam destanların çoğu iç ya da bölgesel savaşlarla kaplıydı. Bunların kimisini devrimler başarısızlığa uğratmış, kimisi de devrimlerin kendisini başarısızlığa uğratmışlardı. Bu başarısızlıklardan bazıları hemen bazıları da daha sonra yaşanmıştı.

Bizde ise mevcut iki devrimimiz, Irak ve Lübnan devrimlerine ABD ve İran arasındaki bölgesel çatışma hortlağı güçlü bir şekilde hakim olmuş durumdadır. Bu hortlak, iki toplumun iç ve mezhepsel parçalanmışlığından beslenmeye çalışıyor. Bölgesel ve yerel boyutların birleşmesi halinde yerel kaynaklı karşı devrimlerin, bu devrimlerden farkı kalmayacak. Bir meşruiyetin karşısında bir başka meşruiyet yer alacak.

İşte Arap devrimlerinin ilk dalgasında özellikle de Suriye, Libya ve Yemen’de tam olarak bu yaşandı. Bölgesel ve yerel boyutlar, devrimin bir uzantısı ya da ikinci bir kolu olarak değil de karşıtı ve yok edicisi olarak birleşti.

Doğrusu, halihazırda Irak’ın Tahran ile Washington arasında sıkışmışlığı, bu yaklaşımın en iyi temsilcisidir.

Lübnan ve Irak devrimlerine dönersek: Bu iki devrimin barışçılığı karşısında, mezhepsel çatışma içinde doğal olarak gizli şiddeti geri getirmeye, kucaklamaya ve kendisine katmaya çalışan bölgesel çatışmanın şiddet ve zorbalığı duruyor. Birincisi yani barışçılık, 2011 yılındaki devrim dalgasını örnek alarak, bölgeyi “Arap istisnası”ndan çıkarmak istiyor. İkincisi, şiddet ise söz konusu devrim dalgasına karşı çıkan baskıyı örnek alarak bölgeyi bu istisnanın içinde tutmaya çalışıyor.

Dikkat ederseniz, ilk olarak, bölgesel kutuplaşmanın taraflarından hiçbirinin, Napolyon benzeri amaçları yoktur. Yani genişledikleri bölge ve ülkelerde özgürlük değerlerini yaymak gibi bir dertleri ya da emelleri bulunmuyor. Humeyni İranı, devrimlerin açıkça düşmanıdır. Devrimler, İran yayılmacılığının çizdiği bölgesel siyasi harita ile çatıştığında onları komplo sayıyor.

Öte yandan, ABD İran kadar anti-devrimci değil ama Donald Trump ve onun öncesinde Barack Obama dönemlerinde içine kapalı, ABD çıkarlarını ve ABD vatandaşlarının hayatını korumak dışında müdahaleci olmayan bir politika benimsemiş bulunuyor.

Bu yönelim ne yazık ki ABD ve Batı dünyasının genelinde popüler hale geldi. Sözgelimi, medya organlarının Carlos Ghosn’un Japonya’dan Lübnan’a kaçışına yer verdiği kadar Irak ve Lübnan devrimlerine yer vermediğine dikkat çekelim.

Bundan dolayı, iki ülkeyi bölgesel çatışmadan uzaklaştırmanın ve tarafsızlaştırmanın mezhepsel boyutu kuşatmanın ve etkinliğini kontrol etmenin dolayısıyla arzu edilen değişimin de en öne çıkan şartlarından biridir dersek abartmış olmayız.

Bilhassa bu iki ülkede modern tarih, mezhepçiliği devlet platformundan uzaklaştırmaya dönük birden fazla girişime tanık olmuştur. Fakat bu girişimler; Irak’ta otuzlu yıllarda Kral Birinci Faysal ile başlayıp ellili ve altmışlı yıllarda Abdulkerim Kasım ile devam eden, Lübnan ‘da 1958 yılındaki küçük iç savaştan sonra Fuad Şahap ile gelen değişim gibi bölgesel boyut tarafından başarısızlığa uğratılmıştır.

Yerel ve bölgesel birlikten korkan böyle bir bilinç; birkaç gün önce Irak’ta hem İran hem de ABD vesayetine karşı düzenlenen güçlü “milyonluk” gösterinin açıklamasıdır.

Ayetullahuzma Sistani’nin kendisine eşlik eden ülkeleri yabancıların değil çocuklarının yönettiği sözlerinin yorumudur. Bağdat’taki bu yönelim, Kerbela’ya da uzandı. Haşdi Şabi içerisinde yer alan gruplardan olan Bedir Tugayları’na ait bir bina ateşe verilmeden önce 2 gösterci öldürüldü, 10’u da yaralandı. Göstericiler daha sonra valilik binasına girmeye çalıştı.

İlginç olan, bu yaşananların ve yaşanmakta olanların, Kasım Süleymani’nin ölümünün ırak devrimini sona erdireceğine dair tahminlerin gölgesinde gerçekleşmesiydi.

Neredeyse aynı anda ve Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, ABD ile “savaşın sesinden daha yüksek ses yoktur” atmosferinin baskısına boyun eğmeden Lübnan devrimi de ilk coşkusunu ve sıcaklığını geri kazandı. Devrimin parıltısı Beyrut sokaklarında yeniden görülmeye başladı.

Bu şüphesiz çok zor bir görev. Bölgesel- yerel ikilisi başarılı olursa iki devrim başarısız olacak. Fakat burada da yeni faktör, yine Tahran. Bu faktör sayesinde, söz konusu ikilinin başarı şansının azaldığını söylemek mümkün hale geldi. Çünkü cesur İranlı gençler, Süleymani’nin cenaze törenine katılmamayı seçtiler.

Bunun yerine, Süleymani’nin intikamı adına düşürülen uçağın kurbanlarının cenazelerine katılmayı tercih ettiler. Bu törenlerde, Süleymani’nin posterlerini yırttılar, dini ve siyasi liderin istifasını talep ettiler. Diktatörlüğe ve Velayet-i Fakih düşüncesine ölüm sloganları attılar.

Devrim Muhafızları’na DEAŞ adını yakıştırdılar. İmparatorluğun merkezindeki bu dalganın daha da büyümesi halinde bölgesel faktör, tehdit edici rolünü, çevre ülkelerdeki yerel faktöre yardım etme gücünü de kaybedecektir.

İşte o zaman, Charles Dickens’ın sözleriyle “Zamanların en iyisi” “en kötüsünü” yok etmeyi başardı diyebiliriz.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya