ABD'ye ölüm: Bir sloganın hikayesi (1979-2020)

ABD'ye ölüm: Bir sloganın hikayesi (1979-2020)

Çarşamba, 8 Ocak, 2020 - 08:00

Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle “ABD’ye ölüm” sloganı yeniden ön plana çıktı. İran ve Irak’ta on binlerce ağız, güçlü ve kararlı bir şekilde bu sloganı haykırdı. Stratejik genişleme ile taktiksel küçülme arasında gidip gelen bu slogan-tezahüratın zengin bir tarihi var. Kendisi İran devrimi tarafından 1979 yılında özellikle de Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni istila ettiğinde üretildi. O gün bu istila hareketi, büyük bir zafer gibi görüldü. Mazlumun zalimi küçük düşürmesi, hep saygı gören bir gücün aşağılanması, onurunun kırılması olarak görüldü.

Efsanelerde olduğu gibi doğum, ölümün karşısına dikilmişti. Devrim doğmuştu, ölsündü düşmanları. Bu günler gerçekten de ölüm ve doğum ikilisi için muhteşem günlerdi. Yeni doğan gün, gecenin zulmünü ve karanlıklarını yırtmıştı . Adonis’in “Yüzün öldü ey Batı” sözündeki gibi Batı ölmüştü.

“Doğu” halklarından bazıları, ölüm döşeğinde olan ve kendisine “Hasta adam” denilen, aşağılanan halklardan, düşmanlarından intikam alan ve onları aşağılayan halklara dönüşmekte kendilerini tatmin eden bir şey buldular. Bu yüzden,1904 yılında Asyalı Japonya’nın Avrupalı Rusya’yı yenmesi ile övünmüşlerdi. O dönemlerde Maoizmin “Doğu’nun rüzgarları Batı’nın rüzgarlarını yeniyor” ve Nasırcılığın “Başını dik tut kardeşim” gibi sloganlarının yankısı hala kulakları çınlatıyordu.

O dönemde Humeyni, hayallerimizi gerçekleştirmeye gönüllü biri gibi görülüyordu. Onun gölgesinde bölünmüşlüğümüzden kurtulup tam anlamıyla bir İslam birliğine ulaşacaktık. Onun önderliğinde Kudüs’te namaz kılacaktık. Oraya kadar gitmişken bir de Filistin’in tamamını kurtaracaktık. Çünkü ABD’yi küçük düşürenin karşısında hiçbir şey duramazdı. Modelin kendisine gelince, keskinliği ve şiddeti onun koruyucusuydu. O daha önce hiç denenmemiş bir modeldi. Dolayısıyla ona karşı öne sürülen her gerekçe haksız bir suçlamaydı.

Ancak, tek bir taşın sarsılması bile uyumlu ve tutarlı bir yapıyı sarsabilir. Bu modelde sarsılan taşlar ise çoktu. 1980 yılında Irak ile girişilen savaş ile 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşması arasındaki süreçte, milyonlarca Arap ve elbette Filistinliler, mutlak İran iyiliği ile mutlak ABD kötülüğü ikilisinden oluşan tünelden çıkmıştı. Bu iki tarih arasında Tahran, 1983 yılında Beyrut’ta ABD’lileri öldürmek için “insan kitlelerine” değil iki intihar saldırganına başvurmuştu. İran-Kontra (Irangate) skandalı, Kum imamlarının dürüstlük ve doğruluklarına ilişkin şüphelerin alanını genişletmişti. Sovyetler Birliği çöktüğünde ise, ABD’nin düşmanlarının sonunun ölüm olduğu birçokları için onaylanmış oldu.

2003 yılında Irak’ın işgali ile ABD’nin şeytanlaştırılması tekrar gündeme gelse de en azından suçun gizli ortağı muamelesi gören İran’ın ilahlaştırılması ile sonuçlanmadı. Sonrasında 2005 yılında Lübnanlıların çoğu, Tahran’ın emelleri ile Tel Aviv’in emellerinin birbirini tamamladığını düşünmeye başladı. Bu düşünce 2008 yılındaki Beyrut işgali ile pekişti. Bu sırada, 2009 yılındaki Yeşil Devrim, çalışmayan bir modele karşı zaten azalmış olan coşkuyu daha da azalttı. Suriye’de ise devrimden sonra İran yöneticileri cellatlar gibi görülmeye başladı. Bazı Suriyelilere göre İran, daha önce benzerini görmedikleri bir yerleşmeci sömürgeci güçtü.

Doğrusu, Arap devrimlerinin hepsi,  ABD’ye yönelik ideolojik söylemleri, sesleri zayıflatmış ve onun yerine ulusal çıkarlar söylemini yükseltmişti. Buna göre, ortada eleştirilmeyi hak ettiği gibi takdirle karşılanmayı da hak eden ABD tutumları vardı. Hesaplar toptan değil artık perakende yapılmaya başlandı.

Öte yandan, Saddam ve Taliban rejimlerinin ABD eliyle devrilmesinin ardından Irak’taki İran yayılmacılığı, Humeyniciliğin yaydığı mutlak düşmanlık görüntüsünden geriye kalanları da yıktı. ABD ile İran’ın Irak topraklarında birlikte yaşayabilmeleri karşıtların her zaman karşıt olmadıklarını doğruladı. Nitekim, bu birliktelik ancak bugün ciddi bir meydan okumaya maruz kaldı.

Diğer yandan, İran kültür alanda eşit ölçüde güçlü ve zayıftı. İran gücünü; kimlikler zamanındaki öncülüğünden, Batı’yı “emperyalist” olarak ekonomik açıdan eleştirmeye son verip yerine “medeni istilacı” olarak kültürel açıdan eleştiriyi getirmesinden alıyordu. Fakat, kültürel meselenin yaşadığı yükselişin diğer yüzü İran’ın aleyhine oldu. Bu da, içinde diğerlerinde olanların yanısıra ondan daha fazlası olan gençliğin küreselleşmesiydi.

Gençlerin ve kuşakların kavramlarının sınıfların, bölgelerin ve etnik kökenlerin ötesine geçemediği doğrudur. Bununla birlikte, büyük şehirlerde oluşmaya başlayan ve medyanın yaygınlaştırdığı genç kamuoyunun acımasız rejime karşı şiddetli bir biçimde düşmanlık beslemeye başladığı da doğrudur. Rejimi desteklemek, belirli bir mezhepsel renge sahip ve bugün İran sokaklarında görüldüğü gibi sayıları azımsanmayacak kadar çok olan gençlerle sınırlandı. Bu da, söz konusu destek ve coşkunun Irak’ta hatta İran’ın kendi içerisinde zayıflamaya başlamasına yol açtı.

Politika artık sosyal varlığı tümüyle bölemediği için gençler, bir yandan ABD politikalarına ve başkanına karşı çıkarken diğer yandan da nefet edilen başkanın ülkesine duydukları hayranlığı dile getirir hale geldiler. Çünkü ABD aynı zamanda müzik, imge, moda, üniversite, hastane ve ölmemesi gereken diğer birçok şeyi de temsil ediyor. Bunun yanında, Tahran’daki iktidarın ideolojisi, kendisine benzer örnekler gibi simgelerini küreselleştirmekte başarılı olamadı.

Mezhepsel çevresi dışında pazarlayabileceği ve tüketim endüstrisine sunabileceği ikonlar, simgeler ortaya çıkaramadı. Piyasaya karşı çıkan, donuk, imge ve harekete kapalı bir yapı olarak kaldı. Siperlerde yaşama kompleksi ile özellikle yaptırımlardan sonra finansal kapasitesinin azalması da bu eksikliği pekiştirdi.

İsrail’e gelince, elbette kendisi ABD ile ilişkilerde çözülememiş büyük bir sorunsal olmaya devam ediyor. Yine de bu, ABD’ye ölüm ve İran’a yaşam talep etmek için artık yeterli değil. Buna ek olarak; tekrarları ve şiddeti ile Tahran’ın bu sloganı, barışçıl, tekrarlardan bıkmış, yenilik talep eden ve hemen gerçekleşmesi konusunda ısrarcı olan gençlerin mevcut duyarlılıkları ile çatışmaya başladı. ABD’yi Kızılderililerin katili ve Vietnam’ın yıkıcısı olarak tanımlayan ahmak ve ağır söylemler gençler için artık çok sıkıcı. Geçmiş on yıllarda kaybolmuş olan farkındalığın çocukları, İran’ın cazibesinden hala kurtulamayanlar, 80 yıldır tekrarladıkları şiddet dolu sloganlardan bıkmayanlar, ne yazık ki bugün ölenler sadece bunlardır.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya