İran'ın vereceği karşılığa dair tahminlerin gölgesinde Lübnan

İran'ın vereceği karşılığa dair tahminlerin gölgesinde Lübnan

Pazar, 5 Ocak, 2020 - 07:15

Lübnanlılar televizyonlarına kitlenmiş Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Muhendis’in öldürülmesini ve bu çifte ölümün ayrıntılarını takip ederken, ekranlarda şöyle bir haber geçti:

“İsrail uçakları, Sayda ve Güney’de düşük irtifada uçuyor.”

İsraillilerin haberi alıp intikam ve misilleme çağrılarını duyar duymaz hazırlanmaya başladıkları açık. Nitekim Başbakan Binyamin Netanyahu, Yunanistan ziyaretini yarıda keserek İsrail’e döndü. Savunma Bakanı Naftali Bennett, üst düzey komutanlarını acil toplantıya çağırdı ve Genelkurmay Başkanı ile önde gelen güvenlik yetkilileriyle Tel Aviv’deki askeri bir merkezde bir araya geleceğini açıkladı. Kuzey cephesinin durumu ve hazırlıkları yine gündemin ilk sıralarına yerleşti.

İsrail’in devreye girmesinin iyi bir haber olmadığı aşikar. Çünkü bu, Maşrik (Doğu Arap) bölgesi halklarının topraklarında dönecek bir İran-İsrail savaşı kabusunu tekrar akla getiriyor.İran rejiminden ve davranışlarından nefret edenler dahi İsrail’in bu eylemlerinin kendilerine fayda sağlamayacağını ve onlara ancak zarar vereceğini biliyorlar. Ölüm ve yıkım bölgede özellikle de acılı Irak’ta düşünülen tek şey olarak görünüyor.

Ancak İsrail’in Lübnan’a girmesinden daha kötüsü, İsrail’e müdahale için çağrıda bulunma niyetinin varlığıdır. Netanyahu’ya muhalif Haaretz gazetesinden Amos Harel, “Tahran’daki rejim bize yönelik ideolojik nefreti nedeniyle bizleri dahil etmeye çalışsa da tüm nedenler, İsrail’in bu gelişen krizin dışında kalması gerektiğini gösteriyor” diye yazdı.

Öte yandan İran’ın Lübnan’dan karşılık vererek İsrail’e Lübnan topraklarına girmesi için davetiye çıkarması, genel olarak bütün Lübnanlılara, özelde Hizbullah ve çevresine zarar verecek bir inithar eylemi gibidir. Bu nedenle Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah coşkulu bir söylevden uzak durarak belirli taahütlerde bulunmaktan kaçındı.

Bunun yerine şunları söyledi:

“Bu dünyanın en kötüleri olan katillerine adil bir şekilde kısas uygulamak dünyanın dört bir yanındaki tüm direnişçi ve mücahitlerin görevi ve sorumluluğudur.”

Buradaki ‘tüm’ kelimesi hem herkesi kastediyor hem de hiç kimseyi kastetmiyor. Elindeki seçeneklerin kısıtlılığının farkında olan İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi de benzer bir mantık ve anlayışla, ‘bu cinayete karşılık vermenin bütün bölgeyi kapsayacağı, ağır ve maliyetli olacağı’ düşüncesine sahipmiş görünüyor.

İran’ın daha önce İsrail’in Suriye’de kendisini hedef alan hava saldırılarına karşılık vermemesi ve Tahran’ın vekalaten yürütülen savaşlara düşkünlüğü göz önüne alınırsa bilinen bazı Lübnan verilerini tekrar hatırlatalım;

Birincisi;

Ciddi bir savaş oldukça maliyetli olacak ama bu savaşı finanse edecek olan İran, iflas etmiş bir ülke. Bunun yanı sıra içerde Süleymani’nin ölümünün bile kapatamayacağı çatlaklardan muzdarip.

İkincisi;

2006 savaşından farklı olarak savaş sonrasında ülkeye Arap yardımları ve paraları akmayacak. İflas etmiş Lübnan devletinin de yardım etmeye mecali olmayacak.

Üçüncüsü;

Bilhassa 2008’den bu yana Hizbullah’ın tutum ve davranışları nedeniyle, İsrail ile bir başka savaşın kuzeye göç etmelerine yol açağı sivillerin güvenebileceği bir halk desteği olmayacak.

Dörüdüncüsü ki bu Irak için daha çok geçerli. Savaş halinin net bir karşı devrimci ruh doğurması. Bu ruh halinde savaşçılar sanki Lübnan ve Irak’ın savaş alanına dönüşmesini istemiyorlarmış gibi görünecekler. Geçtiğimiz haftalar boyunca Irak ve Lübnan devrimlerinin ‘ABD büyükelçilikleri’ ile bağlantılı oldukları iddiaları, devrimleri bastırmak için açık bir gerekçe oluşturacak.

Savaşlarda herhangi bir savaşçı, düşmanın hesaplarını ve düşüncelerini dikkate almalıdır.

Her ne kadar İran ve Hizbullah’a zarar vermek isteği ve arzusu eksik olmasa da Netanyahu, geleceğini ve şerefini etkileyecek son derece karmaşık genel seçimler ile karşı karşıya bulunuyor. Otomatik olarak İsrail’e katılacak olan Donald Trump’ın da kazanması gereken bir seçim var. Bunun öncesinde Trump, Ebu Bekir Bağdadi’den sonra Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin Barack Obama’nın  2011 yılında Usame bin Ladin’i öldürmesine eşdeğer olduğunu kanıtlamak istiyor. Bilindiği gibi bin Ladin öldürüldüğünde yenilmişti ve saklanıyordu. Oysa Süleymani imparatorluğunun başkentleri arasında muzaffer bir şekilde dolaşıyordu.

Ancak bu, Trump ve Netanyahu’nun isteklerinin kaçınılmaz bir yazgı olduğu anlamına gelmiyor. Ama öte yandan bunları engellemek ne askeri ne de ekonomik olarak İran’ın elinde olmayan bir güç gerektiriyor. Bu gücün orada burada dağınık terör saldırıları düzenlemesi, ABD vatandaşlarını kaçırması ya da öldürmesi, petrol tankerlerini bombalaması mümkün. Fakat Washington ile doğrudan yüzleşmenin gölgesinde bu eylemlerin kendisi iki ucu keskin bir bıçağa dönüşebilir.

Bu yüzden ve özellikle kazanması imkansız olan bir savaşta İran rejimi, kendisi için fedakarlıklar yapan hiç kimsenin ölmemesini tercih etmektedir. Çünkü karşılık versin ya da vermesin güç kaynaklarının çoğunu kaybetti. Bu son olay da kademeli olarak geri kalan kaynaklarını kaybetmesinin başlangıcı olabilir. Lübnan’a gelince, bazı taraflar boyutu ne olursa olsun söz konusu mücadeleye katılmaktan ne kadar geri dururlarsa kendisini takip edebilecek acı ve yıkımın maliyeti de daha az olacaktır.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya