Joseph Ebu Halil için ölümünün ardından...

Joseph Ebu Halil için ölümünün ardından...

Çarşamba, 25 Aralık, 2019 - 12:30

90 yılı aşkın bir hayatın ardından iki hafta önce aramızdan ayrılan Joseph Ebu Halil’e, kendisini anma borcumu ödemekte geç kaldım. Çünkü bugün, zamanında baş sağlığı dilemekten alıkoyan meseleler Lübnanlıları tüketiyor. Vefat eden kişilere ve ölümlerinin geride bıraktıkları vatanları üzerindeki etkilerine yer veren bir hikaye yazmalarına fırsat vermiyor.

Ebu Halil’in bir hikayesi var. Benim de onunla belki de anlatılmayı hak eden bir hikayem var.

İki yıl savaşı (Lübnan iç savaşının ilk dönemine verilen ad) zamanında solcuydum ve es-Sefir gazetesinde çalışıyordum. Ancak, rakip gazete olduğu için el-Amel gazetesinin baş yazılarını hiç kaçırmadan okurdum. Bu gazete, (Maruni Hristiyan) Lübnan Ketaib Partisi’nin sözcüsüydü. Bir keresinde ana başlığı “Günlerin Hasadı” olan bir yazı okudum. Yazarının adı yoktu. Ama daha sonra bu ve sonraki yazıların yazarının Joseph Ebu Halil olduğunu öğrendik. Onun hakkında bildiklerim herkesin bildiği şeylerdi. Yani Ketaib liderlerinden biri olduğunu ve parti lideri Piyer Cemayel’in günlük yazısını yazdığını biliyordum. Söz konusu açıklama genellikle sıkıcı ve öğüt veren türden olurdu. Ama söz konusu baş yazılar, hızlı bir şekilde değişen hadiselerle ustaca dans ediyordu. Büyük resmi kaçırmadan küçük bir detayın üzerinde durabiliyordu.

Böylece, el-Amel gazatesinin baş yazıları, bende, benim neslimden bazı kimselerde, siyasi olarak benimle aynı ideolojiyi paylaşanlar da iki zıt duygu uyandırdı: Üstten bakma ve kıskançlık. Üstten bakmamızın nedeni, marksistlerin, öğrencilerinin ve onlardan ayrılanların büyük “teorik” yazılarına hayranlık duymamızdı. Sözlü konuşmanın bir uzantısı saydığımız, eski nesil ile bağlantılı olduğunu düşündüğümüz için olayları “basın” diliyle ele alan yazıları küçümsememizdi. Kıskançlığımızın kaynağı ise, bu dilin “tarihin seyri”ne eşlik ettiğini zannederek yazdıklarımızın etkilerinden yüzlerce kez daha büyük bir etkiye sahip olmasıydı. Ebu Halil’in basit sözleri, doğrudan konuya dokunuyordu. O dönemde tartışmalara egemen olan kriterlerden biri olan, okurlarını en ihtiyaç duydukları gerekçelerle donatmak kriterini başarıyla uyguluyordu.

Öte yandan bizim sözlerimiz, onları donanımlı hale getirmek bir yana okurlarımızla arkadaş olmakla bile ilgilenmiyordu. Onunla tanışıklığımız ilerledikten sonra bir keresinde bana söylemiş olduğu gibi aramızdaki farklılıklardan biri şu olabilir: “Sizler tek bir yazıda birden fazla düşünceye yer vermeye çalışıyorsunuz. Sanki okurlara bilgili olduğunuzu söylemek istiyorsunuz. Oysa bana göre amaç, her yazıda tek bir düşünceye yer vermektir. Sahibinin bilgili olduğunu değil düşüncenin kendisini açıklamayı amaçlayan tek bir düşünce. Bu bir gazete, kitap değil.”

Ebu Halil’in günlük baş yazıları kendi adıyla yayınlanmazdı. Bu da tam kendisine uygun bir davranıştı. Çünkü o, Lübnan Ketaib Partisi’nin meçhul askeriydi. Ebu Halil, kendini bağlı olduğu kişiye adamıştı. Ketaib Partisi hatta Cemayelizm’e duyduğu aşkta bir sufi gibi erimişti.

Nitekim,  “Cemayelizm” ifadesini ilk öne süren de odur. Partizanlığını bir doktrine ve “izm”e dönüştürme, kurucu Piyer Cemayel’i parti ve sınırlarını aşan bir ekolün sahibi olarak betimleme çabası doğrusu haklı gösterilemez bir çabaydı.

İnancına mutlak bir şekilde bağlı her inançlı kişi gibi mümkünse  Cemayel adına sahip her politikacıyı bütün iyi niteliklere sahip kusursuz biri gibi görmeye hazırdı.

Elbette bu, kurucu Piyer, oğulları Emin ve Beşir ve hatta onlardan sonra torunları Piyer, Sami ve Nedim için geçerliydi.

Bu kişiler, aralarında açıkça görülen pek çok çelişkiye ve anlaşmazlığa rağmen Joseph Ebu Halil’e göre çelişmiyorlardı.

Onlar, ayrı düşmelerini engelleyen önceden belirlenmiş bir kadere, kaçınılmaz olarak bir araya gelmelerini sağlayan bir aile ismine mahkumdurlar.

Kendisi ile tanıştığımda Joseph,  ilk yüz yüze görüştüğüm Ketaib Partisi üyesiydi. Bu da, düşmana dair bakış açısını genişletti ve daha insani hale getirdi. Daha önce var olan birçok yüzü kaldırarak yerine tek bir çirkin yüzü yerleştirdi. Onunla aramızdaki düşmanlıktan, karalama ve ihanetle suçlamaktan uzak medeni düşmanlığı öğrendim. Tokalaşmamak, birlikte görülmemek ve aynı masada yemek yememek gibi günlük hayatımızda yaygın olan anlaşmazlık belirtilerinin ötesine geçen bir düşmanlığı tanıdım. Bu düşmanlık genişti. Aşırılık ve keskinliğin hakim olduğu politika ile sınırlıydı. Ama aynı zamanda ona halini hatrını, ailesini sormak, bizleri birleştirmesi gereken bir meslek hakkında konuşabilecek kadar geniş bir düşmanlıktı.

Ebu Halil, kökleri 19’uncu yüzyıla uzanan korkuları ve mezhepsel çatışma tarihi ile yoğrulmuş, bu korkularını dindirecek bir “birlikte yaşama” özlem duyan Chouf (Şuf) bölgesinden katı bir çiftçiydi. Ama aynı zamanda Lübnan’ın basit bir görüntüsünden ilham alan tek bir çözüme sıkı sıkıya bağlıydı.

Lübnan’ın “altın çağı” olarak adlandırdığı ve geri almaya can attığı dönem, büyük olasılıkla iki dönemi kapsıyordu:

1861’de başlayıp Birinci Dünya Savaşı’nda sona eren Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı dönemi.

1920 yılında “Büyük Lübnan”ın kuruluşundan küçük iç savaşın yaşandığı 1958’e kadarki dönem.

Şihabçılık akımı ise, partisi gibi onun da en büyük paradoksu olmayı sürdürdü.

Her halükarda Ebu Halil, böyle bir Lübnan için Suriye, İsrail ya da çözümün elinde olduğunu düşündüğü herkese başvurmaya hazırdı. Ebu Halil çok hayalciydi. Ama baskı yapan güç dengeleri onu gerçekte olmayan iplere sarılmaya itiyordu. 80'li yılların ortasında “Ta’rib Ketaib Lübnaniyye” (Lübnan Ketaib Partisini Araplaştırma) adlı kitabım üzerinde çalışırken, kendisi ile uzun söyleşi yapmıştım.

Bu söyleşiye, kelimeler onu inkar etmeye devam etse de geçmişin geçmişte kaldığı duygusu sızmıştı.

İronik bir şekilde Ebu Halil daha sonra Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesini ve Beşir’in babasının övündüğü “tek formül” ile alay etmesini destekledi. 

Onun ölümüyle bu kez de kardeşi Emin’in kötü cumhurbaşkanlığı dönemini destekledi. Partisinin gerileyip küçük bir gruba dönüşmesi, eğitimlerine katkıda bulunduğu pek çok evladının partiden yüz çevirmesinden sonra patlak veren devrim uzun ve hüzünlü bir dönemi sona erdi.

Sormuş olduğu o  “Hangi Lübnan’ı istiyoruz?” sorusu ise eskilerin imgelemlerine karşı çıkan formüller ve çağrışımlarla gündemde kalmayı sürdürüyor.

Joseph ve zamanı huzur içinde uyusun.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya