Şakiro'yu okumak

Şakiro'yu okumak

Çarşamba, 25 Aralık, 2019 - 08:00

“Kültür Sorunu” adlı eserinde Cezayirli ünlü mütefekkir Malik b. Nebi Arap dünyasındaki eğitim ve yönetim sistemleri ile Arap kültürü arasındaki çelişkinin bugünkü geri kalmışlığın temel sebeplerinden biri olduğunu vurgular. Birebir aynı ifadelerle olmasa da sonunda Kültürün baskın çıktığını, dışarıdan gelen sistemleri yendiğini, işlemez hale getirdiğini söylemeye çalışır. Verimli, üretken, kalkınmış, medeni bir toplum için eğitim ve yönetim sistemleriyle kültürün uyumunun şart olduğunu belirtir.

Malik b. Nebi haklıdır. İslam aleminde bugün yaşadığımız çatışmaların sebeplerinin başında tarihin akışı ile birlikte toplumların genlerine işleyen yerli kültür ile bu kültürün kişilik kazandırdığı toplumlara dışarıdan dayatılan yabancı eğitim ve yönetim sistemleri arasındaki uyumsuzluğun geldiği aşikardır.

Malik b. Nebi Arap dünyasında Arapların kültürleriyle uyumlu bir yönetim sisteminin geliştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu anlatır bugünkü kaotik durumdan kurtulmak için.

Batıcılık ile Türkiye toplumunun yaşadığı uyumsuzluk da bunun gibi bir şeydir. Türkiye’yi oluşturan toplulukların kendilerine özgü bir kültürleri var. Bu kültürün beslediği bir kişilikleri var. Ama batı kültür ve kişiliğinin doğal bir sonucu olan eğitim ve yönetim sistemini jakoben bir yöntemle dayatan batıcı anlayış ülkeyi seksen yılı aşkın bir süre boyunca irili ufaklı çatışmalara, kesintisiz kaoslara mahkum etti.

Daha dar anlamda bu çelişkiyi en derin şekliyle Kürtler yaşadı. Kültürleri, kişilikleri, kimlikleri yok sayılarak “Türk” adı altında (aslında orijinal Türklükle bir ilgisi de olmayan) batı tarzı eğitim sistemine adapte etme çabası olarak nitelendirebiliriz yirminci yüzyıl boyunca bu bağlamda yaşanan çatışmaları, sürgünleri, katliamları, huzursuzlukları. Peki, ne oldu?

Neticede Malik b. Nebi’nin de söylediği gibi yerli kültür dışarıdan gelen sistemleri alt etti.

Bugün ülkemizde ve Arap aleminde batılı eğitim ve yönetim sisteminin yerli kültür karşısında mutlak bir yenilgi alışını ve umutsuzca direnişini seyrediyoruz sadece.

Batıcı eğitim ve yönetim sistemi nedeniyle, mesela benim çocukluğumda Kürtçe yasaktı. Kürtçe kasetler, Özal dönemine kadar suç unsuru sayılıyordu. Kimse kamusal alanda Kürt’üm diyemezdi. Eğitim sistemi baştan sona kadar Kürtlerin olmadığını kanıtlama üzerine kuruluydu. Kürtçe diye bir dil de yoktu zaten. Ama bütün bunlar vardı ve doğal mecrasında tabiatın hükmüne tabi olarak akıyordu kültür nehri.

Bu yakınlarda Nûbihar yayınları arasında çıkan ünlü dengbêj Şakiro’nun hayatının anlatıldığı kitabı okuma fırsatını buldum ve tabi Kürtçenin yasak olduğu bu dönemlere gittim.



Erivan radyosunda Kürtçe stranların yayınlanacağı akşam saatlerindeki (yarım saat kadar sürerdi) programı iple çektiğimiz günlere. O saatte hayat dururdu köylerde. Sonra teypler girdi hayatımıza. Dengbêjlerin doldurdukları kasetler de. Şehirlerde Kürtçe şarkı, türkü dinlemek yasaktı, ama köylerde bu teypler sayesinde herkes dengbêjleri dinlerdi. Bu dengbêjlerin başında Şakiro gelirdi. Bütün bir memleketi dolaşır köylerde misafir odalarında toplanan insanların huzurunda kaset doldururdu. O kaset el altından çoğaltılarak memleketin dört bir yanına ulaşırdı. Müthiş bir sesti.

Yakın köylerden birinde Niyazi diye biri vardı. Traktörü ile bizim köye gelir yarıcılık usulüyle bizim köylülerden bazılarının tarlalarını sürerdi. İşte bu Niyazi amcanın her zaman boynunda asılı bulunan bir teybi vardı ve sürekli olarak Şakiro’yu dinlerdi. Coşkun bir sesti.

Melodileri tıpkı bizim coğrafya gibi inişli çıkışlıydı. Strana en yüksek perdeden bir giriş yapardı ki Sîpan dağının tepesinden seslendiğini sanırdınız. Hemen ardından en alt perdeye geçiş yapardı ki Sîpan’ın dibindeki Van Gölünde yüzüyormuş gibi hafif çırpıntılı. Bazen Ağrı Dağı gibi başı dumanlıymış gibi haykırırdı çabuk öfkelenmiş Kürt’ün başı gibi. Çok geçmeden dibindeki Iğdır ovasında uzanıyormuş kadar dingin olurdu az önce pişman olmuş Kürt kadar sakin.

“Lê Muhibê…” diyerek sevgilisinin hasretini terennüm ederken mekanın, eşyanın, insanın, bindiği atın, gümüş saatinin atın koşusuyla uyumlu sallanan kösteğinin, taşları ezerek koşan atın nalının çıkardığı kıvılcımın, gözlerinin önünde sallanıp duran poşisinin püskülünün resmini çizerdi adeta. Karşısına çıkan engelleri bir çırpıda aşan atıyla birlikte bir film şeridi akıcılığında manzaraları peş peşe sergilerdi.

“Lo Mîro…” dediği zaman gırtlağının bir şelaleyi andıran ritmik akışı seni alıp coşkun akan Fırat’ın kenarına götürürdü. Bir “Têlî…” deyişi vardı ki Mekke’yi, Medine’yi, Humus’u, Hama’yı, Musul’u, Bağdat’ı, “beyta şerif beytullahı”, Sultanahmet meydanında bülbüllerin sesi ile birlikte okunan sabah ezanını, çobanların kavalanı, dul kadınların mırıldanışını, gelinlerin sabahın ilk ışıklarında koşturmasını bembeyaz bir tastaki berrak (zelal) bir yudum su ile birlikte içmiş gibi serinlerdin temmuz sıcağında kavrulan harman yerinde.

“Nêçîrvano…” dediği zaman dağları, platoları, vadileri, yaylaları bir Xezal’in peşinde koşmuş kadar kendinden geçerdin. Allah’ın rahmetinden başka hiçbir şeyin peşinde olmayan bu vefasız avcının Xezal’a dönüp bakmamasına derinden derine hüzünlenirdin.

Askere giden nişanlı delikanlının iznini almak için kumandanın katına çıkan gözü kara sevgiliyi anlatırken hançerlerin şıkırtısını hissetmemek mümkün değildi. Kumandanın yapılan tasvirler karşısında çaresiz kaldığını tahmin edebilirdiniz. Çünkü şafağın sökmesiyle birlikte şarktan, garptan esen soğuk rüzgarlarla birlikte daha gözlerini açmadan başucunda hançerlerini çekmiş saplamaya hazır yiğitleri görebilirdi kumandan ve bu kuru bir tehdit değildi. Gözlerinden okunuyordu sevgilinin.

İşte Cûdî, Sîpan, Agirî cesametindeki Kürt kültürünü sesinin örgüsüne ilmek ilmek yedirmiş bu adam batıcı eğitim sistemini tek başına yendi. Bugün ülkemizde batıcı eğitim ve yönetim sistemi can çekişiyor, Şakiro’nun tek başına dörtnala koşan sesinin sırtına vurduğu Kürtçe yaşıyor.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya