İngiltere seçimleri ve Brexit

İngiltere seçimleri ve Brexit

Pazar, 15 Aralık, 2019 - 09:30
İngiltere’de oy haritasına ve seçim sandalyelerine bakanlar iki büyük renkli daire fark ederler: Biri Muhafazakar Parti’yi sembolize eder, mavi renklidir ve ülkenin merkezini ve güneyini kapsar. Diğeri de İskoç Ulusal Partisi’ni sembolize eder, sarı renklidir ve ülkenin kuzeyini kapsar. Muhalefetteki İşçi Partisi ve diğer partileri sembolize eden diğer renkler, bu iki daire arasında ve köşesinde dağılır. İskoçyalılar, büyük bir çoğunluğu İngiltere ile birliği koruma konusunda hassas, Brexit’e ise tamamen karşı olma konusunda hemfikir olarak ulusal partilerinin etrafında birleştiler. Mevcut meclis dağılımına oranla 18 sandalye daha kazanmasını sağladılar. Böylece İskoç Ulusal Partisi’nin meclis içindeki sandalye sayısı 48’e yükseldi. Muhafazakar Parti ise bugün, “Brexit” partisi.

Dolayısıyla, son seçimlerin birincil ve önemli özeti, kimlik etrafında döndüğüdür.

İkinci ve tamamlayıcı özeti, mevcut kimlik çatışmasının etiketinin Brexit olduğudur. Bir taraf Avrupa Birliği’nden çekilmeyi ve 2016 referandumunu sonuçlarının hemen etkinleştirilmesini savunuyor. Diğer taraf ise söz konusu referanduma karşı çıkıyor ve ülkeyi birincisinin sonuçlarını iptal ederek, ikinci bir referandum düzenlemeye itmeye çalışıyor. Boris Johnson liderliğinde Muhafazakar Parti, kendisi ile bu çatışma arasında bir bağ kurmayı başardığı için Margaret Thatcher yıllarından bu yana gerçekleştiremediği büyük bir seçim zaferi gerçekleştirmeyi başardı (Mevcut sandalye sayısına 47 sandalye daha ekleyerek 346 sandalyeye ulaştı). Bu zafer ile parti, havailik, yalan söylemek ve bunun yanısıra popülist olmak gibi Johnson’un kişiliğinin ortaya çıkardığı engellerin etrafından dolanmış oldu. Ayrıca Nigel Farage (Brexit Partisi adındaki partisi parlamentoda tek bir sandalye bile elde edemedi) yahut Muhafazakar Parti içerisindeki bazı gruplar tarafından temsil edilen Brexit aşırılığının ateşi de söndürüldü. İçeride ve Avrupa ile ilişkilerde Johnson’a verilen destek, eksiksiz gibi göründü. Hatta bazıları bu zaferi tarihi olarak nitelemekten ve Johnson’u Churchill ile karşılaştırmaktan kaçınmadı.

Muhafazakar Parti için geçerli olanlar, rakibi İşçi Partisi için de geçerli ama aksi bir biçimde. İşçi Partisi, Brexit konusunda belirsiz ve müphem bir tavır benimsemeyi sürdürdü. Birinci referandum düzenlendiğinde de böyleydi bugün de böyle. Prensip olarak ikinci bir referandum düzenlenmesini kabul ettiği doğru. Fakat, bunu kabul etmekte de gecikti ve bu konuda çok da hevesli değildi. İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn, Brexit sorunu yerine özellikle sağlık sigortası gibi daha akılcı sosyal sorunları öne çıkarmaya çalıştı ama bu çabası seçmenler nezdinde bir karşılık bulmadı. Seçmenlerin buna karşılık vermemesinin nedenlerinden biri de, Corbyn’in eski solcu ve işçi düşünceleri benimsemesi ve gündeme getirdiği sosyal sorunlara bu çerçevede formüller sunmasıydı. Oysa bu sorunlar, bizzat İngiliz toplumunun ilgisini Brexit kadar çekmiyordu. Böyle yaparak Corbyn, Blairizm’i tasfiyet etme gerekçesi altında sanki parlamentodaki partisinin aleyhine hareket ediyor,  ABD karşıtı diktatörlere ve antisemitizme karşı duyarlılığın eksik olduğu bir üçüncü dünya eğiliminde ileri gidiyormuş gibi göründü.

Açıkçası İngiltere seçimleri bizleri şu paradoks ile karşı karşıya bıraktı: Johnson’un Brexit konusundaki kararlılığı, popülist olmasını ikinci plana itti. Bu da amaçlarına hizmet edebilir. Öte yandan Corby’in kararsızlığı ona, bir şeye hizmet etmesi zor görülen popülerliğinden başka bir şey bırakmadı. Partisine, Clement Attlee günlerinden beri yaşamadığı bir yenilgi yaşattı (59 sandalye kaybederek 203 sandalyeye gerilemesine neden oldu). Bu yenilgi, 1992 yılındaki ünlü Neil Kinnock yenilgisinden bile daha kötüydü. Kendisinden sonra partinin başına geçen Blair’in “kurtuluş yenilemesi”ni başlatmasını gerektiren bu yenilgi bile Corbyn’in aldığı son yenilginin yanında neredeyse bir lütuf gibi. Bunu kanıtlamak için İşçi Partisi’nin geleneksel oy bölgesi olan İngiltere’nin kuzeyindeki endüstri bölgesinin bazı yerlerinde, on yıllar sonra ilk kez Muhafazkar Parti yahut diğer partilere oy verildiğini hatırlatmak yeterlidir. Corbyn de başarısızlığını itiraf etti ve büyük olasılıkla bugünden sonra kamu hayatında onun yüzünü görmeyeceğiz.

Liberal Demokratlar Partisi, prensip olarak makul ve ilerici bir alternatif sunan parti gibi görünüyordu. Liberal Demokratlar, Avrupalılıkları, sosyal özgürlükleri, kapitalizm ile devlet müdahalesini dengelemeye çalışma istekleri ile parlamento politikalarını popülist etkiden kurtarma coşkularını birleştirdiler. Sonuç: Seçimlerde hiçbir gelişme kaydedemediler hatta zaten az olan sandalyelerinden (11 sandalye) birini kaybettiler. Benzer şeyleri daha küçük ölçekte de olsa Yeşil Parti için de söyleyebiliriz. Almanya’nın aksine parti İngiltere’de hiçbir etki gösteremedi. İngiltere’de kimlik sorunun patlak vermesi, geçmişte çevre sorunun yükselişe geçtiği hakkında okuduğumuz tüm analizleri geçersiz kıldı.

İngiliz kadın gazeteci Laura Kuenssberg, seçim sonuçlarını başarılı bir şekilde tanımladı: Kazanan Muhafazakar Parti’den daha büyük bir zafer. Çünkü İngiltere, gelecek ayın sonunda Avrupa Birliği’nden ayrılacak. Bunun etkileri hızlı olacak. Kimlik veya Brexit kandırmacasının kendisi ile yüzleşmek için yeterli olmayacağı kadar zorlu ve ciddi olacak. Peki, Britanya’nın birliği yani İskoçya, Kuzey İrlanda hatta belki de Galler ile ilişkilerin geleceği ne olacak? Brexit destekçilerinin, Donald Trump liderliğindeki ABD ile imzalanacak özel anlaşmaların kendisini canlandırmaya yeteceğini söyledikleri ekonominin durumu ne olacak?

Yanıtlar soruların kendisi kadar hızlı bir şekilde ortaya çıkmayabilir. Fakat, doğası ne olursa olsun son derece ciddi ve etkili olacağı kesindir. Bu bağlamda kimlikler lanetinin ve kimlikler kandırmacısının uzun bir süre bizimle yaşayacağı da kesindir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya