Yanılsama denizinde politik yüzmenin maliyeti

Yanılsama denizinde politik yüzmenin maliyeti

Cumartesi, 14 Aralık, 2019 - 12:15
Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...

Beyrut ve Bağdat’tan gelen haberler, amaç olarak birbirlerinden farklı değil. Gayesi ve temeli İran nüfuzundan kurtulmak, Lübnan ve Irak’ın gerçek sahiplerine dönmesi için gerçekleştirilen halk hareketini, aşırı şiddet yöntemleri ile de olsa bastırmak için her iki ülkede de büyük çabalar harcanıyor.
Bu çabalar iki alanda gerçekleşiyor;

İlki, nerede bulunurlarsa bulunsunlar halk hareketinin liderlerini öldürmek, kaçırmak ya da gözünü korkutmak. Nitekim azımsanmayacak kadar çok Iraklı aktivist kaçırıldı. Doğrudan insanların göz önünde ve protestocuların ortasında veya evlerine yakın sokak ve caddelerde öldürüldü. Benzeri korkutma eylemleri Lübnan şehirlerinde özellikle de Beyrut’ta da yaşanıyor. İran’ın Arap (Lübnanlı) aktivistleri, halk hareketinin aktivistlerinin evlerine giderek onları tehdit ediyor, meydanlarda protestocuların çadırlarını yakıyor.

Halk hareketini susturmak ve ortadan kaldırmak için çaba harcanan ikinci alan ise sloganlar alanı. Halk hareketini bastımak isteyenler için protestocular ya büyükelçiliklerin finanse ettiği bir grup ya da İngiliz taraftarı veya Siyonistlere bağlı bir grup. Ancak her halükarda ABD işbirlikçisi. Halk hareketine ve protestoculara yönelik bu kasıtlı karalama, her zaman bizimle olagelen ‘düşünce terörü’ birikiminden beslenmektedir. Söz konusu birikim, bazı tek boyutlu akıllarda, modası geçmiş ve aptallığa yakın politik söylemlere uzun süre inanmak, ideolojik partiler ve gruplar bağlamında uzun süre önce kökleşen kanaatler aracılığıyla kendine yer bulmuştur. Nitekim bu inanç ve kanaatler, yıllar boyunca insanları seferber etme girişiminin kaynağı oldu.
Meselenin özü şu;

İran (çok açık ve net bir şekilde), Irak ve Lübnan’da yönetimin dümenini elinde tutmak, Lübnanlılar ile Iraklılar ise ulusal yönetimin dümenini İran’a bağlı grupların elinden kurtarmak için ölesiye mücadele ediyor. İran içerisinde protestolar, Allah ve günahtan masum fakih adına, çoğu zaman dünyanın ve medya organlarının gözünden uzak karanlık bölgede ve internete erişim engellendikten sonra bastırılıyor.

Irak ve Lübnan’da ise baskı, açıkça görülüyor, çünkü iletişim araçları tam ya da kısmi olarak da olsa hala çalışıyor. Ayrıca dünyanın, bu ülkelerdeki politik alanı ve gelişmelerini takip eden büyükelçilikleri ve temsilcileri bulunuyor. Arap topraklarında politikanın, politikasızlığın lehine öldürüldüğü ve alternatif olarak  baskı ya da karalamanın ortaya çıktığı bir sahne ile karşı karşıya bulunuyoruz. Farklı ve karmaşık koşullar nedeniyle İran, Arap topraklarının azımsanmayacak bir bölümünü kontrol altına aldı. Tahran’daki karar alıcılar, yolun sonuna geldiklerini ve varlıklarını silah gücüyle dayatabileceklerini zannettiler. Fakat Irak ve Lübnan halk hareketleri bunun aksini kanıtladılar. Ulusal ruh saklanmış ama her iki yerde de sönmemişti.

Peki, Lübnan’da ne gibi gelişmeler olabilir? Dünya Lübnan’ı takip ediyor ve bazı kararlar alıyor. Fransa’nın ısrarı ile Lübnan için Paris’te toplanan Uluslararası Destek Grubu, diplomatik eldivenlerini çıkardı. Aralarında barışçıl göstericilerin korunması zorunluluğu ve bunun ordu ve güvenlik güçlerinin sorumluluğu olduğu bir dizi şart belirledi.

Irak’ta da uluslararası camianın, barışçıl göstericilerin korunmasını ve kendilerine karşı aşırı şiddet kullananların yargılanmasını talep ettiğini duyduk. Suriye’de müttefiği Rusya bile Esed rejiminden bıktığına dair işaretler göndermeye başladı. Hatta sızıntılardan birinde rejimi inatçı ve kibirli olarak niteledi. Kendi açısından İran, her iki ülkedeki halk hareketini de bildiği tek yöntem olan aşırı şiddet kullanarak bastırmak istiyor. Bunu Irak’ta kısmen denedi. Ancak bunun sahada zorluklarla karşılaştığı ve tükendiği açık. Ancak yine de bu dönüm noktasında, İran rejiminin Lübnan ve Irak sahasında teslim bayrağını çekeceğine inanmak basitliktir. Çünkü hala politikayı silahlarla öldürmek ve özgürlük özlemi yerine, şiddeti sağlamakta kendisini destekleyecek bir insan sermayesine sahip bulunuyor. Ama bu stratejinin direnişle karşılaştığı ve bazı yerlerde kaybettiği de bir gerçek.

Velayet-i Fakih rejiminin yanılsama denizinde yüzen teorisi, sınırlarının batısını (Arap topraklarını) nüfuzunun altına almasının, savaşın İran içine taşınmasını yavaşlatacağı ya da geciktereceği düşüncesine dayanıyor. Doğrusu bundan daha büyük bir yanılsama olamaz. Zira İran halkı da sabrının uç sınırlarına ulaşmış durumda. Politik ve ekonomik olmak üzere ikili bir zulme maruz kalıyor.

İranlı iç güçlerin, son aylarda ve yıllardan çok daha büyük bir şekilde patlaması an meselesi. Bu bir umut değil kesin bir gerçektir. Çünkü İran rejimi, araçlarını Lübnan ve Irak’ta halkın iradesine karşı daha çok kullandıkça söz konusu halkların kendisinden kurtulma ve sorunlarını açıkça belirtme kararlılıkları da artıyor. Hem Irak hem de Lübnan halkı artık yakalandıkları İran hastalığına üstü örtülü bir şekilde değinmiyorlar. Bilakis Beyrut ve Bağdat’ta kalabalıklar, attıkları sloganlarla bunu açıkça ve görünür bir şekilde dile getirir hale geldi.

Evet, Irak ve Lübnan, topraklarındaki bu çatışma nedeniyle ağır bedeller ödüyor. Lübnan neredeyse iflas etmek üzere, Beyrut bankaları, mevduat sahiplerinin paralarını çekmelerine izin veremez hale geldi.

Lübnanlı politikacıların durumun geçici olduğuna yönelik açıklamaları, uluslararası camianın son anda onları kurtaracağına olan güvenleri bir yanılsamadan ibaret. Çünkü hiçbir bağışçı, Hizbullah’ın paralara el koyup kendi arka bahçesinde kaosu yayması için para yardımı yapmaya yanaşmayacaktır.

Irak’ta hukuku ve rejimi kurtarmak, eski rejimin devrildiği 2003 yılından bu yana eşi benzeri görülmemiş bir gerilemeye tanık oluyor. Bu ise Irak’ı toplumsal bölünmenin yanı sıra birleştirilmesi zor bir coğrafi bölünmeye götürebilir. Yanılsama denizinde yüzen İran projesinin yıkıcı etkilerini tartışmayı yukarıda açıkladığım iki alanla kısıtladım. Fakat İran rejiminin ayaklanan ülkelerde halk hareketlerini bastırmadaki başarısızlığı, Arap topraklarında direnişle karşılaşmadan nüfuzunu yaymakta zorlanması nedeniyle bu yanılsamayı gerçeğe dönüştürme yöntemleri arayışı içinde olduğu başka alanlar da var.

Bunun yanı sıra İran’ın, Arap komşularına yönelik teşkil ettiği bir başka tehlike de doğrudan ya da vekiller aracılığıyla dolaylı olarak Körfez sahasının güvenliğini bozmak. Suudi Arabistan’ın petrol tesislerinin hedef alındığı geçtiğimiz Eylül ayında bu yana çok büyük bir zaman geçmedi. Birden fazla uluslararası kaynak bu saldırının arkasında İran’ın olduğunu açıkça belirtti. İran içerisinde halkın sabrının sınıra ulaşması, Körfez’i hedef alacak çeşitli şiddet eylemlerini doğurabilir. Nitekim geçtiğimiz hafta Riyad’da düzenlenen 40. Körfez Zirvesi’nin sonuç bildirgesi de buna odaklandı.

Bu bildirinin en önemli maddeleri; Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırıyı kınayan bir Körfez ülkesini hedef alacak herhangi bir saldırının Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) tamamına yönelik bir saldırı olarak görüleceğini ifade eden maddelerdi. İran’a gönderilen bu mesaj oldukça açık. İran’ın, yanılsama denizinde yüzmeyi sürdürmek için Arap ülkelerindeki başarısızlığı ile yüzleşme girişiminin, komşularına yönelik farklı şiddet türlerine dönüşebileceğine inananlar var.

Son olarak; 40 yıldır düzenlenen Körfez zirvelerinde, ilk kez resmi heyetler içerisinde kadınlar da yer alıyordu. Bu çok farkedilmeyen ama derinlerde yaşanan bir gelişmedir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya