​Batan gemide düello

​Batan gemide düello

Pazartesi, 9 Aralık, 2019 - 09:00
Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni

Yabancı gözlemciler, Lübnan’ın durumundaki gelişmeleri ve ani dönemeçleri anlamakta zorlanıyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Lübnan, normal bir demokrasi olmadığı için bu tür sistemlerin bilinen kuralları onun için geçerli değil. Lübnan demokrasisi, ilginç, farklı ve sadece kendine benzeyen bir demokrasi. Kırılgan, günlerini çöküşün eşiğinde geçiren, bu çöküşten ancak bugün artık var olmayan çözümlerle kurtulabilen bir demokrasi.

Lübnanlılar, Lübnanlı olmayanlara ülkelerinde olup bitenleri açıklamakta zorlanırlar. Oradaki oyunu, seçimler, çoğunluk ve azınlık ile ilgili kabul edilen kurallar yönetmez. Hikayeyi anlamak için anayasa maddelerini incelemek ve anlamak yeterli değil.

İflasa doğru sürüklenen bu cumhuriyette yaşamı düzenlemesi gereken bir anayasa olduğu doğru. Ancak anayasa tek başına yeterli değil.

Anayasadan sapmalar, çevresinden dolanmalar, farklı anlamaların yanısıra en ünlü moda tasarımcılarının hayal gücünden bile daha yaratıcı bir hayal gücüne sahip melez anayasa tasarımcılarına ait yaratıcı tasarımlar var.

Anayasa’nın otorite ve son söz sahibi olduğunu söylemek zor. Çünkü zor zamanlarda, anayasa koruyucu yerine kurbanın kendisi olur. Vatandaşları küçük görme adeti gibi anayasayı küçük görme adeti de kökleşmiştir.

Normal günlerde Lübnan politikasının oyunları eğlenceli ve sevimli görülebilir. Fakat denizde batmakta üzere olan bir gemi gibi yardım çağrıları gönderen bir ülkede acı verici ve kışkırtıcı görünüyor.

Herkesin iflas ve çöküş kelimelerini tekrarladığı, vatandaşın kızına yarım dolar bulmaktan aciz olduğu için intihar ettiği, çocuklarına ekmek getiremediği veya okul taksitlerini ödeyemediği için kendini yaktığı bir ülkede, bu oyunlar provakatörce ve üzücü görünüyor.

Aşırı karamsar olup güzel Lübnan’ın, Rahbani kardeşlerin icat ettiği ve Feyruz’un altın sesiyle tanıttığı bir yalandan ibaret olduğunu söylemek istemiyorum. Rahbani kardeşler, yarattıkları eserlerde yalan söylediler demek istemiyorum.

Aslında bugün başka bir konuda yazmak istiyordum. Fakat dün yaşanan şey beni kışkırttı ve cezbetti. Genel kanı, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın uzun bir bekleyişin ardından bugün (pazartesi) başlayacağını ilan ettiği zorunlu meclis istişarelerinin, iş insanı Samir el-Hatib’in hükümeti kurmakla görevlendirilmesi ile sonuçlanacağı yönündeydi.

Nitekim, ekonomik çöküşün beklenen bir tehlike olmaktan çıktığı, ateşin gerçekten de bacayı sardığı bir dönemde bu yeni hükümetin ve başbakanının, bağımsız Lübnan tarihindeki en zor görev ile karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor.

Bunun yanısıra el-Hatib’in seçilmesinin, Lübnan’ın yaralarını deşmekte, birlikte yaşama sularından geride kalanları da zehirlemekte aşırı istekli olmalarıyla öne çıkan bazı bakanların yeni hükümette yer almamasını sağlayacağı da söyleniyordu.

Ancak el-Hatib, Lübnan Cumhuriyeti Müftüsü Abdullatif Deryan’ın evinde, Sünnilerin tamamının başbakanın Saad Hariri olması konusunda fikir birliğine varmış oldukları kendisine iletildiğinde çıkıp hükümeti kurma görevinden çekildiğini açıkladı.

Oysa Hariri, karşı tarafın hükümetin önerdiği gibi teknokrat değil tekno-politik olmasında diretmesinden sonra yeni hükümeti kurmak istemediğini daha önce açıklamıştı.

Hariri ayrıca teknokratlardan oluşacak bir hükümetin, ekonomik ve finansal çöküşü durdurmak, uluslararası toplumu diyalog kurabilmek ve ondan yardım isteyebilmek için tek mümkün formül olduğunun altını çizmişti.

Bu ani gelişme, ister meclis istişarelerinin ertelenmesine isterse de kararlaştırıldığı gibi gerçekleşmesine yol açsın bir gerçeği de ortaya çıkarmış oldu.

O da artık “Hariri düğümü” olarak bilinen şeyi aşmanın ne kadar zor olduğu. Bu düğümün kökü, babasının 1992 yılında, ekonomik gücünün yanısıra Arap ve uluslararası ilişkiler ağına dayanan vurucu bir güç ve istisnai bir ışık halkası ile başbakanlar kulübüne girmesine uzanıyor. Lübnan’daki Suriye idaresine rağmen Hariri, sistemin onun etrafında döndüğü eksen olmayı başardı. Kendisinden vazgeçmenin zorluğunun ortaya çıkması ile cumhurbaşkanı seçiminde, Hariri’yi kontrol edebilme ve engelleyebilme gücüne sahip olmak aranan özelliklerden oldu. Aradaki farklara rağmen aynı deneyim, Lübnanlıların karşısına ilk kez 2005 yılında suikaste uğrayan babasının naaşını taşıyan biri olarak çıkan oğlu Saad Hariri ile bir kez daha tekrarlanıyor.

Hariri suikasti, Lübnan Cumhuriyeti’nin çalkantılı yaşamında bir dönemeç oldu ve onu çöküş yoluna soktu.

Hariri düğümü, seçimlerde ve hükümetlerin kuruluşlarında hep hazırdı. Onsuz olmazdı.

Muhaliflerinin ise onu kabul etmekten, engellemeye çalışmaktan, ilk fırsatta onu devirmek için kumpaslar kurmaktan başka çareleri yoktu. Hariri hükümeti, Avn akımı ve müttefikleri tarafından düşürüldü. Ancak o, bir kez daha Başbakanlık Sarayı’nda belirdi. Çünkü Sünni toplumu içinde en güçlü lider. Ayrıca babasının dikkatle inşa ettiği, mükemmel bir şekilde koruduğu ilişkiler ağının büyük bir bölümünü hala koruyor.

Bugün Sünniler, yönetimde Hariri’nin kendilerini temsil etmesini talep ettiklerinde pratik olarak daha önce Avn ve müttefiklerinin dayattığı bir kuralın uygulanmasını talep etmiş oluyorlar.

Lübnan, Hariri’nin yanısıra yıllardır “Avn düğümü”nün de sıkıntısını çekti. Ta ki Avn ve müttefikleri, Maruniler arasında en geniş temsile sahip olduğu gerekçesi ile kendisinin cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayana kadar. Bunun için, seçimleri 30 ay geciktirdiler.

İşte Sünniler de bugün Hariri üzerinde ısrar ederek bunu yapıyorlar. Mevcut sistemde üçüncü düğüm ise Hizbullah Genel Sekreteri ve halihazırda devletin onun onayı olmadan hiçbir temel konuda karar alamadığı “Nasrallah”tır.

Geçmiş yıllar Lübnan’da tehlikeli bir geleneği kökleştirdi. O da dini ve mezhepsel toplumu içinde en güçlü liderin aşılamaması geleneğidir.

Bu gelenek, anayasa maddeleri ile somut bir hale gelmese de Lübnan siyasi sisteminde gerçek bir değişikliğe yol açtı.

Kimileri, Arap ülkeleri ve uluslararası toplum ile diyalog kurmaya en muktedir kişi olduğu için Hariri’nin geri dönmesini talep ediyorlar.

Hariri yine başbakan olursa, uluslararası toplumun delik Lübnan gemisine batmaktan kurtulması için yardım edeceğini umuyorlar.

Kimileri de kurtulma fırsatları gittikçe azalan batmakta olan geminin sorumluluğuna ortak olması için dönmesini talep ediyorlar.

Geçmişte Lübnan adaları arasındaki ittifak dansları ve kumpasları, gerçeğin saatinin çalmasını uzun bir süre ertelemeyi başaran bir ülkede dönüyordu. Ancak bugün, tarihi boyunca en büyük halk hareketine, en yüksek yoksulluk ve işsizlik oranlarına, kurumların iflasına, işten çıkarmalara tanık olan bir ülkede dönüyor.

Politikacılar, ittifaklar ve kumpaslar oyununu abarttılar. Ne iç çöküş göstergeleri ne de Bağdat gibi Beyrut’tan da geçen ABD-İran gerilim hattı onları durdurdu. Devlet kurumları yolsuzluk ve siyasi bağlılıklar zihniyeti nedeniyle yıpranırken söz konusu üç düğüm arasında gerçekleştirdikleri manevralarla sınırları aştılar.

Lübnan, içinde yaşayanları aşan zor bir hikayedir.

Harika bir Rahbani kardeşler yalanıdır.

Feyruz’un her şeyi kaplayan sesinin, büyük bir yıkımın üzerinde asılı bir yıldız gibi göründüğü bir çığlıktır Lübnan.

Ne devlet bir devlet ne de anayasa bir anayasadır.

Sert denizciler ve rotasından sapmış gemilerdir.

Ne Bağdat, Beyrut’tan ne de Beyrut, Bağdat’tan ders almamıştır...


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya