Lübnan devrimi ve genel olarak devrimlere ilişkin 5 kısa not

Lübnan devrimi ve genel olarak devrimlere ilişkin 5 kısa not

Pazar, 8 Aralık, 2019 - 09:45

1- 1989 yılında Orta ve Doğu Avrupa: Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya Sovyetler Birliği bloğunun sonunu getiren bir dizi devrime şahit oldu. Bütün bu devrimler barışçıldı ve 1789 Fransız devriminin tesis ettiği 1917 Bolşevik Devrimi’nin pekiştirdiği devrimci gelenekten kopmuştu. Bunlar, bir lideri olan bir parti tarafından değil halkın büyük çoğunluğunun yönettiği devrimlerdi. Demokratik ve anayasal hayatı ortadan kaldırmamıştı. Bilakis onu neredeyse bir hiçlikten inşa etmişti. İç savaşlara yol açmamıştı. Aksine Çekoslovakya’nın barışçıl bir biçimde bölünmesi, Almanya’nın önemli ama beklenen bedellerle birleşmesi gibi büyük olayları hazmedebilmişti. Bu ideal bir devrim dalgasıydı.

Fakat o dönem, Sovyetler İmparatorluğu mirası farklı bir türde devrimlere de tanık oldu. En öne çıkanları eski Yugoslavya’yı oluşturan ülkeler arasındaki savaşlar ve Çeçen savaşıydı. Bu 2 durumda da dini, mezhepsel ve etnik karışım patlayarak iç savaşın kapısını aralamıştı.

Elbette iki deneyim arasındaki fark çok yönlüydü: Geleneksel yapıların varlığının boyutu, diğer tarafta yeni orta sınıfın varlığının boyutu, siyasi geleneklerin gücü yahut zayıflığı, ortaya çıkan değişimlerin karşı karşıya kaldığı resmi baskının düzeyi gibi.
2- Arap Baharı devrimleri yukarıda bahsettiğimiz iki tür arasında bir yerde yer alıyordu. Barışçıl başlangıçlar, kendisini birinci tür devrimlerin hanesine kaydetmeye çalışıyordu. Ama rejimlerin baskısı, harekete geçmeye hazır ve içten içe kaynayan mezhepsel, dini ve etnik yapıyı iç savaşa çekme çabaları onları ikinci haneye itti. İkincisi yani iç savaş,Tunus dışında diğer Arap Baharı ülkelerine egemen oldu.

Bugün Lübnan devrimi, yukarıda tanımladığımız örneklerden seçilmiş özellikler içerse de aynı zamanda son birkaç yılda yeni devrimci akımın ortaya çıkardığı özellikleri de içeriyor. Bu özelliklerden biri de Fransa, Şili, Irak ve İran’da olduğu gibi ekonomik ve sosyal meselenin taleplere egemen olmasıdır.

Öte yandan Hong Kong ve İspanya’nın Katalan bölgesinde olduğu gibi kimlik meselesi de yeniden gündeme gelmeye başladı.

Bolivya’da ise bu iki boyut birbirine karışıyor ve birleşiyor.
3- Bu çelişkiler ve unsurlardan oluşan ormanda, Lübnanlı devrimcilerin yeni devrimci kimliklerinin merkezinde yer alan 2 meselede oldukça mesafe katettikleri dikkatleri çekecektir:

Birincisi; az da olsa mezhepçiliği kamu hayatından uzaklaştırmak. Mezhepçiliğin ağır baskısı altında (dağıtım ağı, kota sistemi, adam kayırmaca) Lübnanlıların çoğunun özelikle de iş fırsatları bulamayan ve geleceğin kapıları yüzlerine kapatılan gençlerin yararına olacak bir ekonomik reform gerçekleştirmek abesle iştigaldir.

Bunun yanında, demokrasiyi kurtarmak, katılımı artırmak, kendisinden yararlanan tabanı genişleterek onu geliştirmek de boşuna bir çabadır. Mezhepçiliğin baskısı azaltılmadan vatanın varlığı bile tehlike altındadır.

İkincisi; şiddetsizlik ile bağlantılıdır. Asgari yaşam şartlarından bile mahrum bırakılan gençlerin  intihar etmesi olgusunu ele alalım. Bu olgu, bir yönüyle onları bir lokma ekmekten bile mahrum bırakan rejimin işlediği bir cinayettir. Diğer yönüyle de insanları içlerinde biriken öfkeden doğan şiddet duygusunu pratiğe dökmelerini, dışarı yansıtmalarını engelleyen, içlerinde kalmasını sağlayan şiddetsizliğin bir ifadesidir. Böyle bir gelişme, yönetimin devrimin şiddete yol açağı şeklindeki korkutma çabalarını, içi boş bir propaganda ve şantaja veya bizzat kendisinin uygulayabileceği şiddete bir ön hazırlık ve gerekçeye dönüştürmektedir.
4- Mezhepçilik ile şiddet arasında, mezhepçilik karşıtlığı ve şiddetsizlik arasındaki ilişkinin aynısı vardır. Bu son ikisi, Lübnan devriminin en önemli özellikleridir. Yönetimin ısrarının, hassasiyetten yoksunluğunun, halkın taleplerini asgari düzeyde bile yerine getirmekten aciz olmasının, bazı kişilerin intihar etmesinin şurada veya burada şiddete başvurmak isteyebilecek kişilere uygun gerekçeyi verdiği doğru. Fakat devrimin karşıt davranış biçimini benimsediği de doğru. Çünkü Lübnan’da şiddete yönelmek, liderleri tam formlarında olan mezhepçiliğin geri dönmesini sağlamanın en kısa yoludur. O zaman sosyal sorunlar ve talepler bir kez daha iç bölünme tarafından yutulup ortadan kalkacak. Yaşam sevgisi, parlamenter geleneğin temelleri, kadınların dikkat çekici rolü, her şeye rağmen orta sınıfın etkin ve faal olması gibi umut verici unsurlar da bir değeri olmayan paralar gibi olacak.
5- Görmezden gelinmesi zor bir durum daha var. Yukarıda bahsettiğimiz devrim modellerine dönersek Orta Avrupa ülkelerinin, Sovyetler Birliği çökmeseydi tam bir değişim modeli oluşturamayacaklarını görürüz. Bahsi geçen çöküş, değişim için uygun bir ortam sağladı, onu teşvik etti ve korudu. Fakat Lübnan’da bu koşul, İran nedeniyle mevcut değil. Ekonomik kriz ve halkının kendisine karşı ayaklanmış olmasına rağmen İran, müttefikleri ve araçlarıyla, bizlere Yugoslavya ve Çeçenya örneğini yaşatmaya çalışıyor. Bu ve bölgedeki karşıt devrim ortamı, bizleri barışçıl devrim seçeneğine daha fazla bağlı kalmaya teşvik ediyor. Bir nevi Sisifosluk gibi görünse de yalnızca barışçılığın, içimizde var olan ve güçlü komşularımızın uyandırmaya çalıştığı canavarı kontrol altında tutmamızı garanti ettiğini belirtmeliyiz.

Irak’a bir bakın: İran ve uzantıları nasıl da Tahrir meydanına doğru harekete geçtiler, uyuyan bazı canavarları harekete geçirip bazılarını da uyandırdılar. Eylemlerini kurbanlarının kanıyla “Haşdi Şabi” diye imzaladılar.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya