Anayasada 'fakih böyle dedi' yoktur

Anayasada 'fakih böyle dedi' yoktur

Cumartesi, 7 Aralık, 2019 - 08:45
Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
Geçen yüzyılın altmışlı yıllarında, tiyatronun canlı olduğu Kahire, pek çok Arap seçkin ve elitinin durak noktasıydı. O dönemde Abdulmunim Madbouly ve Samir Khafaga’nın yazdığı bir tiyatro oyunu elde ettiği büyük başarı sebebiyle daha sonra bir komedi filmine dönüştürüldü. Tiyatro oyununda ve filmde de başrol Fouad el-Mohandes ve Shwikar ikilisiydi. Adı ise, ‘Ben, O ve O’ idi. Bir sahnede başrol oyuncusu ile oyunculardan biri arasında hukuki bir yorum hakkındaki tartışma çıkıyor ve oyuncu kahramana: “Zeynep böyle diyor” diyerek Zeynep’in söylediklerini tekrarlıyor. Kahraman kızıp elindeki hukuk kitabını göstererek öfkeli ve yüksek bir tonda “Hukukta Zeynep böyle dedi yoktur!” diye karşılık veriyor.

Hukukun yanlış yorumlanması yahut onda olmayan bir şeyin ona mal edilmesine işaret eden bu ifade, bir kuşağın diline dolandı. Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi’nin istifasını okurken, istifa nedenlerinde ilk olarak dini mercinin isteği ve yönlendirmesini zikretmesi ve daha sonra istifasına yol açan diğer nedenlere değindiğini duyduğumda aklıma işte bu ifade geldi.

Buna çok üzüldüm. Çünkü mevcut Irak anayasasında ‘dini merci’ye ilişkin tek bir metin bile yok. Şahıslara saygı duyuyoruz ama ‘Hukukta Zeynep böyle dedi yoktur.’  Bu iki sahne farklı olsa da aralarında bir sembolizm mevcut. Gerçek ve yüzeysel biçimleri ile Irak anayasal yönetiminin tarihi boyunca, krallıklar ve darbeler zamanında dini merciye siyasette son sözü söyleme yetkisi veren hiçbir metin, madde olmadı. Fakat bu olgu yani politika ve yönetime ilişkin küçük büyük her meselede dini merciye başvurmak ve fikrini sormak birden fazla Arap başkentine son birkaç on yılda egemen olan bir olgudur. Bu yeni olgunun temelinde ise halihazırda İran’da yönetimde olan model var. Söz konusu model, bir devlet inşa etme projesi değil, din adına vahşi bir yönetim tesis etme projesidir. İran bununla da yetinmeyip bu projesini, yönetici sınıfını korkutan ve onlara şantaj yapan milis güçler aracılığıyla çevresine yaymak ve genelleştirmek istedi. Nitekim bugün, bazı başkentlerimizde yaşananlar ve bizleri şaşırtan gelişmelerin nedeni de budur.

Siyasi faaliyetlerini ‘dini mercinin vekili’nin kontrol ettiği ikinci Arap başkenti, Beyrut’tur. Lübnan anayasası yaklaşık 100 yıldır (ilk kez 1926’da yayınlandı) var ve maddeleri birçok kez değişikliğe uğradı. Ancak Hasan Nasrallah’ın kendisini Lübnan Cumhuriyeti’nin Dini Lideri olarak atamasından bu yana olduğu gibi hiçbir zaman anayasada Lübnan politikasının bütün seyrinin ‘Dini Lider’in vekili’nin gözetimi altında olduğu ifadesi yer almamıştı.

Lübnan halkı son olarak, birçok mezhepçi engeli yıkıp, ayaklanıp dünyanın geri kalanı gibi özgürce yaşamayı talep ettiğinde Hasan Nasrallah, nelerin mümkün ve nelerin mümkün olmadığını belirlemeye başladı. Hükümeti bırakanların, istifa edenlerin yargılanması gerektiği tehdidinde bulundu. Hükümetin olduğu gibi kalacağını ve protestocuların ‘güçlü dönem’ yönetimini deviremeyeceklerini belirtti. Kimi zaman şiddet kullanacaklarına dair örtülü tehditlerde, kimi zaman da kendisi ‘siyasete müdahalelerde bulunduğu için’ kötüleşen Lübnan ekonomisini kurtarmak için Çin’den yardım istemek gibi ekonomik vaatlerde bulundu. Sanki Çin bir güven fonu ya da yardım kuruluşuymuş gibi. Elbette bunlar, siyasi veya ekonomik akıl ile bağdaşmıyordu.

Böylelikle Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, Hizbullah ile şüpheli ittifakı nedeniyle, “Dini Lider’in vekili”nin Lübnan politikası üzerindeki tahakkümünün faturasını, güçlü olacağını vadettiği döneminin birikiminden ödemeye başladı. Cumhurbaşkanı’nın içine düştüğü kumpastan kaçma gücü de yok. Çünkü gerek o gerekse de müttefiği, Lübnan batsa da kendilerini temsil eden bir hükümet kurulması ve bu hükümetin ayakta kalması için ölesiye çaba harcıyorlar. Bu yüzden, Lübnan’ın en azından ekonomik olarak batması ne yazık ki uzak bir ihtimal değil.

Aynı şey Yemen’de de uygulandı. Küçük bir grup, “geçmişe dönme” sloganı altında bütün bir halka musallat edildi. Ensarullah adındaki bu grup, yok olup giden tarihi bir dönem yani İmamlık yönetimini yeniden canlandırmak istiyor. Sanki Yemen’de onlardan başka Allah’ı tanıyan hiç kimse yokmuş gibi.

Tunus ve Sudan’da olup bitenler de bundan çok farklı değil. Tunus’ta yönetime ideolojik siyasal İslam’a dayanan güçler de katılıyor. Kurulamayacak gibi görünen hükümeti kurması için başbakanın adını belirlemeye çalışarak halkın zamanını boşa harcıyor. Başarısız olmasının nedeni, siyasal İslam’a ait düşüncelere dayandığı için Tunus halkının çağdaş hayati taleplerini doğru okuyamaması. Söz konusu hareket, şu anda çok zor bir durumda. Eğer çağın ve halkın isteklerini yerine getirirse neredeyse hurafelere benzer umutlarla inşa ettiği ‘tabanını’ kaybedecek. Söz konusu tabanın düşüncelerine bağlı kalırsa bu kez de çağ ile ilişkisini kaybedecek. Ama her iki durumda da Tunus halkının çile ve sıkıntıları devam edecek. Nahda Hareketi’nin çağdan uzak olduğunu kanıtlamak için Tunus’ta turizm endüstrisine karşı olduğunu söylemek yeterlidir. Zira bu endüstri, birkaç yıl öncesine kadar Tunus’un döviz cinsinden gelirinin üçte birini oluşturıyordu.

Sudan’da ise yeni hükümet, kendisini yasalaştıranların ruhunu şeriatten aldığını söyledikleri ama aslında baskıcı olan bütün yasalardan kurtulmaya karar verdi. Bu yasalar, eski rejime Sudanlıların yalnızca yaşamları değil hareketleri, düşünceleri hatta giyim kuşamları üzerinde tahakküm kurma olanağı tanıyordu.

Arap dünyamızda tartışma, doğru ve akıllı yönetişim, ekonomik gelişim, eğitimin kalitesinin artırılması, yenilikler ve buluşlar yarışına katılmak gibi konulara dayanan uluslararası tartışmanın dışına çıktı. İran dalgasının ortaya çıkardığı birbirleri ile çatışan küçük mezhepçi kimliklerin ve farklı etkilerin merkezi oldu. Çağa uymayan kaynaklardan beslenir hale geldi.

Genel olarak Arap halkları ve özelde Irak ve Lübnan halkları, şu anda, İran dalgasının bütün salınımların ötesine geçen yeni bir toplumsal sözleşme arayışında gibi görünüyor. Vatandaşların görev ve haklarında eşit oldukları, egemenliğin ne mirasa ne de başka bir şeye dayanan herhangi bir vesayet kurumuna değil halka ait olan, yolsuzluğun kökünü kazıyan bir sözleşme arayışındalar. Yönetimin elinden geleneksel korkutma ve tedhiş gücünü alan, geçmişe bağlı kalan ve insanları korkmaya ve susmaya sevkeden tarihsel mevzuatların bağlarından kurtulmuş bir sözleşme arıyorlar.             

İnsancıl yasaların, yeni koşullara ve insanların mutlak ve değişen çıkarlarına tabi olduğunu söylememize gerek yok.

Lübnan ve Irak’taki siyasi uygulamalarda bir önceki aşama, kelimenin tam anlamıyla kâbus gibi bir aşamaydı. Bugün birden fazla Arap ülkesinde ödenen yüksek bedeller, bu kâbustan kurtulma ve sivil bir devlete ulaşma çabasıdır.

Hiç kimse bu yolun kolay yahut engebesiz olduğunu söyleyemez. Bu hedefin önünde birçok engel var. Fakat daha önce birçok halk bu yolda yürüdü ve hedefe ulaştı. Arap halkları da onlardan daha az kabiliyetli veya daha az kararlı değil.

Sürdürülen savaşın özü, siyasi yönetimin halk ile aynı düzeye inmesi, kendisinden hesap sorulabilmesi, bir grubun hatadan masum ve korunmuş olduğu inancının sona ermesidir. Çünkü bu grubun hataları bazen ülkeleri için yıkıcı olabilir.

Sözün özü; bu aşamanın başlığı, birçok halkın karanlık bir döneme girmesine neden olan hatadan masum ve korunmuş yöneticiler düşüncesinden kurtulup, vatandaşların ve ülkelerin özgürlüğünü garanti eden modern bir anayasa aşamasına geçmektir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya