Ortadoğu'da kendini tekrarlayan felaketler

Ortadoğu'da kendini tekrarlayan felaketler

Cuma, 6 Aralık, 2019 - 08:45
Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü

Kral Selman bin Abdülaziz’e ‘biat edilmesinin’ beşinci yıldönümünde, Kral'ın Kudüs Konferansı’nda sarf ettiği; "Filistin sorununun Suudi Arabistan’ın öncelikli meselesi olduğu" yönündeki sözlerini hatırladım.

Suudi Arabistan’ın Filistin meselesiyle ilgisinin yeni olmadığı biliniyor, Mekke Emiri Halid el-Faysal da geçtiğimiz günlerde Zahran’da Kral'ın sözlerini hatırlattı ve bu yıl Kültürel Gelişim Programı’nın Filistin konulu olacağını belirtti.

Cenevre’de 1996 yılında bir grup Hristiyan teologla birlikte, İnsan Hakları Komisyonu'nu önünde ‘dinler ve insan hakları’ konulu bir sunum yapmakla görevlendirilmiştim. Komisyon başkanı bayan Mary Robinson’un şu sözlerini unutamıyorum: "Kore, Vietnam hatta Holokost dahil, Filistin meselesinin trajedide bir benzeri yok. Nitekim bu korkunç trajediler yaşandı ve son buldu, izleri silindi. Filistinlilerin ise toprakları işgal altında ve acıları hala devam etmektedir."

Doğru söze ne denir, Filistin'deki Siyonizm felaketi örneğinde olduğu gibi, Arap halklarının yaşadığı acıları benzersiz kılan şey, sürekli tekrar eden felaketler silsilesidir.

Dün bültenlere şöyle bir haber düştü: "Suriye ordusu uçakları Maaretu'l-Numan’da Pazar yeri ve bir hastaneyi bombaladı, onlarca kişi hayatını kaybetti."

Suriye’de bu ve bundan daha kötü katliamlar aralıksız sekiz yıldır sürüyor. Filistin’i işgal eden, halkı ölüme ve göçe zorlayanlar acımasız Siyonistlerdi. Suriye’de ise (Kuzey Kore örneğindeki gibi) yarım asırdır ülkeye hükmeden bir dikta yönetimi kendi halkını katliamdan geçirmeye devam ediyor. Başkaldıran halkın karşısında hezimete uğrayacağını anladığında da, İranlılardan ve Ruslardan yardım talep ediyor.

Yönetimleri sarsılmasın diye dış güçlerle iş tutmak diktatörlerin alışkanlıklarındandır.

Suriye ikinci Filistin ise, Irak üçüncü Filistin'dir.

Önce bir diktatörle sınandı Irak, ardından (bugün dahi gerçek sebepleri bilinmeyen) ABD işgali gerçekleşti. Teröristler buraya akın ettikten sonra, İran bu boşluktan yararlanarak ülkedeki etkinliğini arttırdı. Tüm bunların kaybedeni ise yine halktı.

Iraklılar işgal sonrası kaos ortamından faydalanarak zuhur eden DEAŞ’a karşı, Şiisiyle Sünnisiyle topyekun bir mücadeleye girişti.

İran ülkedeki etkinliğini iki sebebe dayandırarak arttırdı;  İran’la savaşan Irak devlet mekanizmasının yıkılması, DEAŞ terörünün kalıcı olarak sonlandırılması.

Böylelikle İran devlet içinde, ordu ve poliste sistematik bir şekilde yapılandı. Buna en son örnek de Haşdi Şabi'ydi ki İran Iraklı gençleri hem ülke içinde, hem de Suriye, Yemen ve Lübnan’da Iraklıların parasıyla savaşa gönderdi.

İran rejimi 3 ila 4 milyon Sünniyi göçe zorladı, evlerinden yurtlarından etti ve şüpheli seçimlerle kendi taraftarlarından hükümetler kurulmasını sağladı.

Irak'ta yönetim karşıtı gösterilerin ise hevesleri kursaklarında kalmış gibi görünüyor, Kasım Süleymani Başbakan Abdulmehdi’ye istifa etmemesi yönünde telkinlerde bulunsa da gösterilerde yüzlerce kişinin ölmesi ve Ayetullah uzma Sistani’nin tehditleri sonuç verdi ve gösterilerden iki ay sonra istifa etmek zorunda kaldı.

Tahran'ı razı etmediği sürece yeni hükümetin kurulmasının uzayacağı öngörülüyor.

Lübnan’ın durumu da iç açıcı değil. Siyasi krizlere alıştığımız doğru, ancak bu sefer siyasi krize finansal-ekonomik kriz de eşlik ediyor. Lübnan’daki yöneticiler Nasrallah’ın şemsiyesi altında hüküm sürüyordu.

(Maruni Hristiyan) Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH) Genel Başkanı Cibran Basil, Hristiyanların ve Şiilerin haklarının korunması bahanesiyle, Şii müttefiklerinin de yardımıyla ülkedeki en önemli kurumları ele geçirdi. Saad Hariri’yi de Esed’e koşmadığı için ihanetle suçladı. Nasrallah da kendini aştığı hutbelerinde kah Direniş Hattının zaferinden, kah Mehdi’nin zuhurunun yakın olduğundan bahsedip duruyor.

Irakta olduğu gibi Lübnan’da da halk yozlaşmış yönetim karşıtı gösterilere girişti, Hizbullah ve ÖYH ile aynı cephede olmak istemeyen başbakan Hariri’nin istifası ve yeni hükümette yer almayacağını açıklamasından sonra gösteriler hala hız kesmeden devam ediyor.

Peki Lübnanlılar ne yapacak?

ÖYH'nin kurucusu Cumhurbaşkanı Avn ve Genel Başkanı Basil’in çevresi bu süreçte çok şey kazandı ancak Hristiyanların imajını da sarsmayı başardılar.

Peki Hizbullah’tan nasıl kurtulacaklar?

Filistinlileri ülkeden çıkarmak için iç savaş yaşandı, Refik Hariri'nin suikaste uğramasıyla Suriyelilerin gitmesi mümkün oldu.

Peki ‘Gençlik İntifadası’ Hizbullahın silahlarını ülkede kullanılmamak üzere hurdaya çıkarabilir mi?

Arap dünyası bir çıkmazın içinde, yönetimler gidince çözüm gerçekleşmiyor, gitmeyince de sorunlar daha da derinleşiyor. 

Göç, katliam, dış müdahale olmaksızın siyasi çözümlere hasret kaldık denilebilir.

Dünyayı takip edenler bu tür sorunların sadece bizde değil Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde de yaşandığını hatırlatacaktır, ancak Ruanda, Brundi gibi ülkelerde yaşanan krizler Suriye, Libya ya da Irak krizlerinde olduğu gibi hiç bu kadar uzun sürmüş değildir.

Bazıları klasik bir söylem olan, "tabiat boşluk kabul etmez" sözünü tekrar etmeyi sever, zayıf ülkelere müdahale kolaydır.

Arap dünyasında yaşanan da tam olarak budur. Bir ülkede kriz çıkmaya görsün yakın uzak birçok dış güç hemen gelir ve oyunlarını sahneler.

Filistin’le başladık, Filistinle bitirelim; İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Ürdün Vadisi’nin ilhakına ikna etmek için Londra’daki Nato toplantısına katılmak istemiş ama randevu alamamış.

"Filistin Nekbesi"nin (Büyük Felaket) üzerinden yetmiş yıl geçti ancak hiçbir şey değişmedi.

Filistin felaketi kendini tekrar ediyor...


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya