Yolun düşündürdükleri

Yolun düşündürdükleri

Perşembe, 5 Aralık, 2019 - 06:45
Bu hafta sonu iki arkadaşla birlikte kısa bir yolculuğa çıktım. Şehirden ayrılırken hava bulutluydu. Ne olur ne olmaz diye çantama kalın giysiler koydum. Malum mevsim son baharın son demleri olduğu için de zaten sıkı giyinmiştim. Yola koyulduktan biraz sonra güneş açtı. Hava iyice ısındı. Ceketi çıkarmak zorunda kaldım. Bu arada etrafımı seyrediyordum. İlerledikçe bitki örtüsü, ağaçların cinsi hatta toprağın rengi değişiyordu. Yapraklarını tamamen dökmüş ağaçların yanında yaprakları iyice sararmış ağaçlar, dış etkilere direnen, yaprak dökmeyen ağaçlar yol boyunca diziliyordu. Rüzgar sert esiyordu. Bazı ağaçların yaprakları havada uçuşuyordu. Bazı ağaçlar rüzgarın çağrısına uyup yapraklarına usul usul yol veriyordu. Bazı ağaçlar ise iğneyi andıran ince uzun yapraklarıyla rüzgara pek de eyvallah demiyor gibi başı dik duruyordu. Zamana, mevsime, atmosfere rağmen göğe doğru bir ters huni biçiminde duruş belirlemişlerdi.

Başka bir şehre giriş yaptık. Burada ise yağmur yağıyordu. Ceketimi tekrar giydim. Bir yerde mola verdik. Arabadan çıkınca sıkı giyinmiş olmama rağmen bedenim ürperiyordu soğuktan. Çantamı açtım, pardösümü çıkarıp giydim. Başıma da şapka koydum. Kısa bir moladan sonra yeniden yola koyulduk. Dağlık bir bölgeden geçiyorduk. Aşağıdan yukarıya doğru tırmandıkça yağmurdan, karla karışık yağmura ve zirveye doğru da tamamen karlı bir atmosfere geçiş yaptık. Yolun şekline, havanın durumuna göre şoförümüz de arabanın hızını ayarlıyordu. Yolun kenarında hız limitini gösteren levhalar dikkatimi çekti bir ara. Birinde yüz yirmi yazıyordu. Gayri ihtiyari gözüm arabanın hız göstergesine ilişti. Doksan. Yol boştu. “Neden tanınan hız limitinin hakkını vermiyorsun” dedim arkadaşıma. “Arabanın hızını belirlerken sadece yolun durumunu ya da yolun kenarına konulan levhadaki limiti değil, havanın durumunu da dikkate almak gerekir” diye cevap verdi. Coğrafya, hava ve yer değişkenlik gösterdikçe şoförümüz de bu değişkenliklere ayak uyduruyordu.

Necip Fazıl’ın “Kayalıklı boğazlarda yol arayan bir gemi/Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez” dizelerini düşündüm. İşte buna hikmet denir dedim. “Coğrafya kaderdir” denmiş. Bir kaderin içinde birden fazla kader yaşıyorduk. Ama her bir ayrıntılı kadere göre de konum alıyorduk. Bir kaderin sunduğu farklı yansımalara göre hızımızı ayarlıyorduk mesela. Duruma göre giysilerimizi değiştiriyorduk. Bu da tedbirdi hiç kuşkusuz.

Sosyolojinin de böyle mevsimleri var diye düşündüm. Toplumsal hayatın da mevsimleri var. Her bir mevsimin de kendine özgü bir atmosferi ve genel değişkenliğin içinde günlük değişkenlikleri var. Bunları göz önünde bulundurarak konum almak hikmet gereğidir. Sosyal akışın hızını günlük, haftalık, mevsimlik değişkenliklere göre ayarlamak da tedbir gereğidir. Siyaset dedim; sosyolojinin şoför mahallidir. Bütün bu değişkenliklere göre sosyolojinin akışını belirlemek, sosyal mevsimlere, mevsimlerin anlık değişkenliklerine göre tedbir almak, hızını ayarlamak, sosyal kümelerin konumlarını göz önünde bulunduran tavırlar geliştirmek siyasetin görevidir.

Sonra ülkemizi düşündüm. Elli seneyi aşkın ömrümü ve ondan önceki yakın tarihi düşündüm. Ülkemizin siyasal atmosferine sadece iki mevsim egemen olmuş dedim. Sonbahar ve kış. Sosyolojimiz ise coğrafya ve atmosfer gibi doğal süreçlerden geçiyor oysa. Yani baharı, yazı, güzü ve kışı yaşıyor. Ama siyaset sosyolojiye aslında sadece güzden ve kıştan ibaret iki mevsim olduğunu anlatmaya ve hatta dayatmaya çalışıyor. Güzün yemyeşil bahar, kışın da sımsıcak yaz olduğunu söylüyor.

Siyaset malum olduğu üzere at bakıcısı anlamına gelen seyisle aynı anlam kökünden gelir. Eğitmek, terbiye etmek. Seyis mesela yetiştirdiği ata fıtratında olmayan hiçbir şeyi dayatmaz, tam tersine doğuştan sahip olduğu özellikleri yerin, havanın, mevsimin yaşadığı değişkenliklere göre kullanmasını öğretir. At doğası gereği koşar, seyis ona hızlanacağı, yavaşlayacağı, tırıs veya rahvan gideceği veya duracağı zamanı öğretir. Sahip olduğu diğer tüm özellikleri unutturmaz mesela. Sadece dörtnala gitmesini ve ardından büsbütün durmasını öğretmez yani.

Sosyolojiye sadece sonbahar ve kış mevsimlerini dayatan ülkemiz, siyaseti kelime olarak anlam akrabası olduğu seyislikten ziyade sirklerin hayvan bakıcılarını andırıyor dedim. Sirkte koskoca aslanın maymun gibi davranmasını hepimiz görmüşüz mesela.

Sosyoloji coğrafya gibidir, gün olur güneş açar, güllük gülistanlık olur, gün olur her şeyi sulara gark eden bir sel olur. Siyaset bu milleti sahili selamete çıkaracak kaptan konumundadır.

Hafız’ın dediği gibi;

“Ey gönül, yokluk seli varlığın temelini yerinden sökmüşse eğer

Kaptanın Nuh’tur madem tufan oldu diye üzülme”

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya