Saddam bana Velayet-i Fakih kitabını okudun mu diye sordu

Saddam bana Velayet-i Fakih kitabını okudun mu diye sordu

Pazartesi, 2 Aralık, 2019 - 08:45
Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni

Saddam Hüseyin bir gün, aniden Irak Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamed el-Cuburi’ye: "İslam'da Devlet: Velayet-i Fakih" kitabını okudun mu? diye sormuş. Devlet bakanı okumadığı yanıtını vermiş.

Saddam: “Kendisi okuman gereken küçük bir kitap” demiş. Daha sonra da Humeyni’nin kusur ve kötülüklerinden, iktidar hırsından bahsetmiş. Cuburi’nin kitabı okumaktan başka çaresi yokmuş. Saddam Hüseyin’e kitabı okuduğunu ilettiğinde, “Okumanı ve bilmeni istedim” demiş. Cuburi, devlet başkanı yardımcısı iken başkanlık ofisinin idaresinden sorumlu olduğu için Saddam’ın karakteri hakkında uzmanmış. Bu nedenle, Velayet-i Fakih konusunun Bağdat’taki karar alıcının aklını meşgul ettiğini anlamış.

Cuburi’nin bu sözlerini yayınladım. Daha sonra kendisi ile tanıştığımda ona bu konuyu yeniden sordum. Bana iki ifadenin yani “Velayet-i Fakih” ve “Devrimi ihraç etmek” ifadelerinin Saddam’ı endişelendirdiğini söyledi. İran ile savaşın kaçınılmaz olduğunu, Bağdat sokaklarında savaşmaya zorlanmak yerine İran’dan önce davranarak savaşı başlatmanın, çatışmaların ülke sınırları içine taşınmasındansa sınır hattında savaşmanın daha iyi olacağı sonucuna ulaşmış olabileceğini belirtti.

Cuburi şu sözleri yineledi: “Saddam, çevresindeki dar görüşlü bazı kişilerin aksine mezhepçi değildi. Ama Iraklı Şiilerin içerisinde bazı grupların, İran’ın dini projesinin cazibesine kapılmaları olasılığının Irak rejimi ve sosyal dokusuna etkilerinden korktu.”

Bu iki ifade, Saddam Hüseyin’in düşüncelerinde derin bir kök salmıştı. 1979 Eylül'ünde, ülkesinin Bağlantısızlar Hareketi’nin Havana’da düzenlenen zirvesine katılacak olan heyetine başkanlık ettiği sırada dönemin İran Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi kendisi ile görüşmek istemiş. Saddam Hüseyin, onunla görüşmeyi kabul etmiş. Bu görüşmede Irak BM Daimi Temsilcisi ve Baas Partisi Bölgesel Komuta üyesi Salah Ömer el-Ali de hazır bulunmuş. Yezdi oldukça esnek davranarak sınırdaki gerginliği azaltmak için iki ülke arasında karşılıklı ziyaretler yapılmasını önermiş. Görüşmeden sonra Salah, görüşmenin oldukça olumlu geçtiğini ve bu yolda ilerlenebileceğini söylemiş. Saddam ise şöyle demiş: “Görünüşe bakılırsa diplomasi seni bozmuş. Bir daha bu tür şeyler söyleme. Böyle bir fırsat 100 yılda bir ele geçer. İranlıların kafalarını kırıp her bir karışı geri alacağım.”

Saddam bu sözlerle, İran Şahı’nın Kürt hareketine verdiği desteği kesmesini garanti altına almak için kendisi ile imzaladığı Cezayir Anlaşması gereğince İran’a vermek zorunda kaldığı tavizleri kastetmişti.

Konuyla ilgili üçüncü anı, Devrim Komuta Konseyi üyesi ve Savunma Bakanı General İbrahim el-Davud’a ait bir anı. Davud, İran Büyükelçisinin, Cumhurbaşkanı Abdusselam Arif’e güven mektubunu sunduğu görüşmenin iki ülke ilişkilerinde bir krize dönüştüğünü söylüyor. Anlattığına göre görüşme son derece doğal bir şekilde seyrederken büyükelçinin söylediği bir şey adeta salonun ortasına düşen bir bomba etkisi yapmış.

Büyükelçi, Cumhurbaşkanı Arif’e: “Majesteleri, Şah sizlere selamlarını iletiyor ve Necef ile Kerbela halkına iyi davranmanızı öğütlüyor” demiş. Bunun üzerine Arif öfkeye kapılarak: “Defol. Halkıma nasıl davranacağımı İran Şahı’na mı soracağım?” diyerek güven mektubunu yere atmış, büyükelçiye söverek onu kovmuş.

İran-Irak ilişkileri hakkında bir başka anıyı, Devrik Cumhurbaşkanı Abdulkerim Kasım’ın duruşmasını ve hakkındaki idam kararının infazını denetleyen üst düzey bir askeri yetkili ve politikacı olan Tuğgeneral Abdulgani er-Ravi’den duydum.

Er-Ravi, Bağdat’taki İran Büyükelçiliği’nin 1969 yılında, Baas rejimine karşı bir darbe düzenlemesi için kendisini Irak’tan ayrılmaya teşvik ettiğini vurguladı. Tahran’da dönemin SAVAK Başkanı Nimetullah Nasıri ile bir araya geldiğinin, daha sonra Şah ile de görüştüğünün, mali ve askeri destek elde ettiğinin altını çizdi. Ancak Saddam, el-Ravi’nin bu komplosundan haberdar oldu ve bir grup subayı idam ederek engelledi.

Irak’taki kanlı protesto dalgalarına ilişkin televizyon kanallarında yayınlanan görüntüler, geçmişte Irak ile ilgili haberleri takip ettiğim sırada duymuş olduğum buna benzer hikayeleri hatırlattı.

Protesto gösterilerinin en şiddetli dalgası Irak’ın güneyinde yani İran’a bağlı ve onun emrinde olan partilerin kalesi sayılan Şii bölgelerinde patlak verdi.

Göstericilerin öfkesi, Kerbela ve Necef yani Şah’ın Arif’e, halkına iyi davranılmasını tembih etmeye çalıştığı iki şehirdeki İran konsolosluklarını hedef alacak düzeye ulaştı.

Televizyon ekranları aracılığıyla Iraklılar, korkmadan ve yüzlerini gizlemeden, İran mallarının Irak pazarlarını kaplamasından, Irak mallarına verdiği zarardan şikayet ederek İran mallarını boykot etme çağrısı yaptı. En tehlikelisi de protestocuların, mevcut Irak yetkililerini İran’ın atadığını söylemeleriydi.

Gerçekçi olmak gerekirse, İran’ın Irak’taki baskın rolü, ayaklanmanın tek veya ilk nedeni değil.

Protesto gösterilerini başlatan nedenler, yolsuzluğun yayılması, devletin yağmalanması, işsizliğin artması ve devlet kurumlarının başarısız olması. Ancak protestocular, İran vesayetinin bu durumun ortaya çıkmasında ve onu korumada rol oynadığını düşünüyorlar.

Irak’taki ayaklanmayı ve galeyanı takip edenlerin dikkatini çeken bir mesele daha var ki o da Iraklı dini merci/otorite ile İranlı dini mercinin benimsediği pozisyonun arasındaki derin uçurum.

Bu da Velayet-i Fakih konusundaki farklı pozisyonları nedeniyle yeni bir boyut kazanan Necef ile Kum dini otoriteleri arasındaki eski rekabet hakkındaki tartışmaları yeniden gündeme getirdi.

Coğrafya değiştirilemez bir kaderdir. İran bölgenin büyük ve köklü ülkelerinden biri. Ancak komşuları da köklü ülkelerden. Dolayısıyla tek gerçekçi seçenek birlikte yaşamaktır. Ancak bu birlikte yaşama, uluslararası sınırlara saygı duyan, sızma ve başka ülkelerin sınrları içinde piyonlar elde etme politikalarından uzak duran yeni bir siyasi dile dayanmadıkça zor, her an patlamaya hazır ve tehdit altında olacaktır.

Güç ve nüfuz elde etmeye çalışmak herhangi bir ülkenin hakkıdır. Asıl sorun, bunu yaparken kullandığı araçlardır. Ülkelerin benimsemesi gereken yeni rol ise; çekici bir model, ekonomik başarı ve insanların yaşam koşullarının iyileştirilmesini temel almalarıdır. Nitekim Almanya’nın Avrupa’da önemli bir rolü var. Ancak Almanya buna dayanarak Paris’te veto hakkına sahip olmaya ya da Madrid’de paralel ordular kurmaya çalışmıyor.

Anayasasında devrimi ihraç etmeyi, askeri, güvenlik ve diplomatik kurumlarının misyonu haline getiren bir madde var oldukça, bir devletin komşuları ile doğal ve istikrarlı ilişkiler inşa etmesi mümkün değildir.

İran’ın topraklarındaki protesto hareketlerini bastırmayı başarması geçici bir zaferdir.

Ne kadar durumunuzun özel olduğunu gerekçe göstermeye çalışırsanız çalışın dünyanın kuralları er veya geç sizin için de geçerli olacaktır.

Akıllı telefonu ile silahlanmış İranlı genç, Iraklı ve Lübnanlı gencin istediklerini yani eğitim, iş fırsatları, onur ve özgürlükler istiyor. İran’ın Bağdat’taki mevcut rolünün, Irak’ın tahammül gücünü aştığı oldukça açık.

Elbette coğrafi konum ve demografik farklılıkları göz önünde bulundurarak aynı şeyin Lübnan için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Sınırlarınız içinde istediğinizi seçme hakkına sahipsiniz. Ancak başkalarının sınırları ve haritaları içinde kendinizi bir aktör olarak dayatma hakkına sahip değilsiniz.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya