Doğulu bir prens

Doğulu bir prens

Salı, 26 Kasım, 2019 - 11:00
Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar 

Cibran Halil Cibran, annesi ve kardeşleri ile Boston’ın yoksul bir mahallesinde yaşamasına rağmen ABD’lilere doğulu bir prens olduğunu ve ailesinin geniş topraklara ve saraylara sahip olduğunu anlatırmış. Dostu ve arkadaşı Mihail Nuayme bu hayalleri, o dönemde ve sonrasında göçmen Lübnanlı edebiyatçıların en ünlüsü olan Cibran’ın ayıplarından biri olarak saymıştı.

Fransa’nın en ünlü edebiyatçılarından André Malraux’a maceracı, savaş muhabiri, subay ve gezgin gibi ünlenmesi yetmemiş olacak ki biyografisine gerçekte yaşanmamış yeni şeyler ekleme yoluna gitmişti: Okumamış olduğu ünlü okullar, ne kendisinin onu ne de onun kendisini tanıdığı bir kadın sinema yıldızı, hiç karşılaşmamış olduğu üst düzey dostlar...

Büyükler neden böyle hayaller kurarlar? Ün ve şöhret sahibi olmayan ve mütevazı bir kökene sahip kişilerin kendilerini mutlu edecek bir şeyden bahsetmeye ihtiyaç duymalarını anlayabiliriz. Nitekim yoksul bir bölgeden gelen, ailesi aşırı yoksul olan, resim ve yazma yeteneği sayesinde yükselen Cibran da böyleydi. Bu nedenle genellikle bazı gerçek olmayan iddialar ile örtülmeye çalışılan aşağılık kompleksine, hiç kimseye zarar vermeyen bir inkar ile örtülen zayıflığa sahipti.

Ancak diğer örneğimiz, yani André Malraux gibi bir edebiyatçı ve ünlü bir isim neden böyle bir şeye ihtiyaç duydu? Rakipleri Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve dönemin diğer parlak isimleriyle arasındaki boşluğu doldurmaya mı çalışıyordu? Nitekim Charles de Gaulle döneminde Malraux kültür bakanı olarak atandığında Jean-Paul Sartre duyduğu küçümsemeyi gizlememişti. Çünkü Malraux, Fransa tarihinin en önemli kültür bakanı olurken kendisi önemli resmi makamlardan uzak bir felsefe profesörü olarak kalmıştı. Kendisinin makam ve mevkilere ihtiyacı olmadığını ve daha üstün olduğunu vurgulamak için de daha sonra kurumsal ödülleri kabul etmediği gerekçesi ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü de almayı reddedecekti.

Cibran Halil Cibran arkasında hayallerinin ve mübalağalarının sırrını araştıracağımız bir otobiyografi bırakmadı. Malraux ise dünyayı daha sonra edebi eserlere dönüşen kişisel anıları ile doldurdu. Vazgeçemediğim kötü bir alışkanlığım var. Bir kitapta hoşuma giden bölümlerin daha sonra tekrar okumak için altını çizerim. Eşim, kütüphanemi oğluma temiz bir şekilde miras bırakmamı isteyerek bunun için bana ne kadar sitem etse de bundan vazgeçemiyorum.

Bütün bu kitaplar arasında satırlarının altını en çok çizdiğim kitap ise André Malraux’un hatıratı. Neredeyse altını çizmemiş olduğum tek bir satır dahi yok. Elimin titremeden düzgün bir çizgi çekebildiği günlerde altını çizmeye başladım. Şimdi ise bu çizgiler düz ve zikzak karışımı bir şeye dönüştü. Bugün Malraux okuduğumda sözcüklerinde ve çizgilerimde yaşamın evrelerini okuyorum.

Mihail Nuayme ise otobiyografisini üç cilt olarak yazdı ve kendisine “Yetmiş” adını verdi. Biyografisi basit, dürüst ve mütevaziydi. Kitaplarının büyük bir çoğunluğu gibi kuru ve psikolojik komplekslerden arınmıştı. Adı Cibran Halil Cibran olan tek biri dışında...


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya