Ancak bu 'kötüler' bizim çocuklarımız

Ancak bu 'kötüler' bizim çocuklarımız

Pazartesi, 25 Kasım, 2019 - 09:00
Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni

Adil Abdulmehdi erkenden uyandı. Uykunun Irak’ın Başbakanı'nı terk etmesi garip değil. Hem yetmişli yaşlarının ortası uzun ve huzurlu bir uyku için uygun bir mevsim de değil. Kötü şanslı olduğunu düşünüyor. Başbakan olmayı uzun süre beklemiş ama karmaşık bir dönemde olabilmişti. Kendinden önceki başbakanlar, birden fazla hükümeti devirmeye yetecek kadar sorunlardan oluşan bir miras bırakmışlardı. Washington ve Tahran arasındaki çekişme yoğunlaşırken fay hattında durduğu kanaati de pekişiyordu. İçerideki sıkıntılar dışarıdakiler ile birleşmiş ve felakete giden yolun taşlarını döşemişti.

Savunma Bakanlığı’nın masasında duran açıklamasını bir daha okudu. Bakanlık, protestocuların başlarını yarıp onları öldüren gaz bombalarını ithal ettiğini reddediyor ve bunun sorumlusu olarak “üçüncü tarafları” işaret ediyordu. Hükümetindeki savunma bakanının yayınlamış olduğu böyle bir açıklamayı bir başbakanın okuması ne kadar zor. Bu tür göz yaşartıcı bombalar ile hayatlarını kaybeden gençlerin kaderlerinden istifa edemezdi. Hem açıklamanın kendisi de zor durumda bırakan sorular içeriyordu: Bu öldürücü bombaları kim ithal etti? Kim kullandı? Hükümetin neden “tutuklamıyorsunuz” sorusunu sormamız  için adlandırmaktan korktuğu bu “üçüncü taraf” kimdi?

Gerçekten de kötü şanslıydı. Mevcut protesto gösterileri Anbar ya da enkaza dönüşmüş Musul’da başlamış olsaydı bunun için DEAŞ’ı veya “tekfirciler”i suçlamak mümkün. Ancak Bağdat’ın yanısıra  Necef, Kerbela, Basra ve el- Divaniye’de yani Şiilerin kalelerinde düzenleniyor.

Protestocular kendisinden yolsuzluğun kökünü kazımasını ve yağmalanan malları geri almasını talep ediyorlar. Ona bir intihar görevi veriyorlar.

Kendisini endişelendiren bir durum daha var ki o da bu Şii şehirlerdeki eylemcilerin, İran rejiminin sembol isimlerinin posterlerini yakmalarıydı. Irak malları ile rekabet eden İran mallarının, Irak pazarlarını kaplamasın eleştirmeleriydi. Abdulmehdi, ofisinde dikkatle şunu sorguluyordu: İran Irak’ın yönetiminde çok mu ileriye gitti? Bazılarının “Sistani’nin yolu ile Süleymani’nin yolundan” birini seçmesi gerektiği şeklindeki fısıltıları doğru mu? Oysa bu ikisi arasında seçim yapması ne kadar zor!

Saddam sonrasında kurulan rejim çok çabuk mu yaşlandı? Bu soruya yanıt aradı. Yönetimin uyarılarına, Haşdi Şabi’nin tehditlerine, üçüncü tarafın uygulamalarına karşın canlarını feda etmekten kaçınmayan bu gençler ile arasındaki bu tam kopukluk aklına geldi. Gözlerini kapadı ve kendi kendine şöyle dedi: Onların çoçuklarımız olduğunu inkar edemeyiz.

Beyrut’ta Mişel Avn erkenden uyandı. Kendisini şansız hissediyordu. Cumhurbaşkanı olmayı uzun süre beklemişti ancak bu görev ona kollarını çok geç ve son derece karmaşık bir zamanda açmıştı. Maliyetli ittifaklar ve pahalıya mal olan uzlaşılar gerektirmişti. Bütün bu çelişkileri birbirleri ile uzlaştırmakta başarısız olmuştu ve içerideki sıkıntılar İran-ABD çekişmesi ile birleştiğinde fırtına kopmuştu.

Bu fırtınayı beklemiyordu. Kanatları altındaki bazı kimselerin davranışları ise bu fırtınayı kasırgaya dönüştürme riskini taşıyor. Her zaman kurtarıcı olduğuna inanan Cumhurbaşkanı, şimdi  hızla iflasa doğru sürüklenişi izliyor. Bu hızlı sürüklenişin sorumluluğunu sadece ona yüklemenin haksızlık olduğunu düşünüyor. Ancak kendisi cumhurbaşkanı, dolayısyla bu sorumluluğun büyük bir bölümünü üstlenmekten kaçınması mümkün değil. İnsanlar birçok ismi unutacak ama felaketin onun döneminde gerçekleştiğini hep hatırlayacaklar.

Seksen yaşındaki cumhurbaşkanı ile meydanlarda toplanmış gençler arasındaki iletişim tamamen koptu mu? Bu nesil, başka bir sözlük kullanıyor ve “Ey büyük Lübnan halkı” ifadeleri kendisi için bir şey ifade etmiyor. Bu kuşak, Suk el-Garb (Batı Pazarı) savaşları ile ilgilenmiyor, sürgüne gidiş hikayesini ve dönüşünün ayrıntılarını okumak istemiyor. Bu tamamen farklı kuşak, geleceğe takınıtlı ve geçmiş onun için hiçbir anlam ifade etmiyor.

Genç ve mezheplerin ötesine geçen bir fırtına. Hiç kimse onun Feltman’ın marifeti, Canbolat ya da Caca’nın kışkırtması ile başladığına inanmıyor. Çünkü yoksulluğun, işsizliğin, kapalı ufukların, yolsuzluğa, ona ortak olanlara ya da sessiz kalanlara karşı öfkenin fırtınası. Onlara kötüler ve yıkıcılar gibi sıfatlar yakıştımamızın bir yararı yok. Çünkü bunlar en nihayetinde bizim çocuklarımız.

Tahran’da Hasan Ruhani erkenden uyandı. Raporlar protesto dalgasının kapladığı 100’ü aşkın şehirde sükunetin sağlandığını belirtiyordu. Fırtına dinmişti. Rejim tehdit altında değildi. Gülümsedi. Bu gençler, İran rejimi ile meydanlarda atılan sloganlar ve koparılan gürültüler ile devrilen diğer rejimler arasındaki büyük farkı bilmiyorlardı.

Kendi kendine şunu söylüyor: Eğer rejimin "Rehber"i, Şam’da Beşşar Esed rejiminin devrilmesine izin vermemişse Tahran’daki rejimin düşmesine mi izin verecek?

Ancak aklında ne kamuoyu ile paylaşabileceği ne de Rehber’e açabileceği bazı sorular da yok değildi. Rejim tehdit altında değildi ama kuruluşundan 40 yıl sonra neden her öfkeye kapılıp sokaklara döküldüklerinde insanları susturmak için bu kadar kan dökmek zorunda kalıyordu?

Devrim gerçekten de yaşlanmış mıydı?

Bu gençler neden devrimin diline benzemeyen hatta neredeyse karşıt bir dil kullanıyorlardı?

ABD’ye ölüm sloganı ya da Tahran’daki büyükelçiliklerinde ABD’li rehinelerin görüntülerinin yayınlanması bu nesli neden kışkırtmıyordu?

Görünüş bakılırsa bu nesil, Büyük Şeytan ile uzun süredir devam eden bu savaşla ilgilenmiyor.

Evet, rejim tehdit altından değil ancak yeni nesiller ile arasındaki uzaklık ve yabancılık arttıyor. Bu nesil, yoksulluktan, yolsuzluktan, işsizlik oranlarından, insan haklarından, çevreden, özgürlüklerden, teknoloji dünyasındaki devrimlere katılmaktan ve global köye açık pencerelerden bahsediyor.

Bu nesil, babalarının ikna olduğu ya da teslim olduğu kırmızı çizgileri tanımıyor. Başka kitaplar okuyor, kendisine öğüt verenlerden ya da onu tehdit edenlerden çok akıllı telefonunun mesajlarına inanıyor. Ruhani, Rehber’i protesto dalgasına katılanları “kötüler “olarak tanımladığını ama kendi içinde bunlar bizim çocuklarımız dediğini biliyor.

Orada, burada ve şurada yeni bir nesil var.

Akıllı telefonların hayallerini, imgelemlerini, taleplerini ve tutkularını bilediği, keskinleştirdiği genç kız ve erkeklerden oluşan bir nesil var. Bu nesilden gençler, bizim kitaplarımızı okumayı sevmiyorlar, korkularımızı okumuyorlar, kırmızı çizgilere saygı duymuyorlar, zalimden korkmuyorlar, yolsuz ve çürümüş bir devletin gölgesinde yaşamayı kabullenemiyorlar.

Ancak yine de bu “kötüler” bizim çocuklarımız.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya