Yeni Körfez etkisi

Yeni Körfez etkisi

Çarşamba, 20 Kasım, 2019 - 12:45
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü

Yazımızın başlığını, Birleşik Arap Emirlikleri’den arkadaşımız Prof. Dr. Abdulhalık Abdullah’ın 2009 yılında bir seminerde sunduğu, 2010 yılında Londra Üniversitesi’nin bir çalışma şeklinde yayınladığı, 2017’de bir kitap haline getirilen ve son olarak 2018’de Arapça çevirisi yayınlanan “Modern Arap Tarihinde Körfez Etkisi” adlı kitabından alıntıladık. Kitabın konusu olan teze göre, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi ülkeleri tarihi momentumlarını, Abdunnasır’ın ölümü ile Mısır’ın etkisini kaybetmesinden sonra yakaladılar.

Arap dünyası 1970-2000 yılları arasında bir bocalama dönemi yaşandı. Daha sonra, devletlerinin inşasını tamamladığı, eğitim ve sağlıkta uluslararası düzeylere ulaştığı, petrol fiyatlarının varil başına 100 doları aşacak kadar yükseldiği, petrol ve doğalgaz rezervleri ile modern teknolojilerin, fazla paranın ve askeri gücün geldiği yeni bir zamanda Körfez’in yıldızı doğdu.

Nitekim bu sonuncusu, 21. yüzyılın ikinci 10 yılında, Arap Baharı adı verilen olaylar sonucunda Arap insanının bitkin düştüğü tarihi anlarda test edildi.

Bu tez, Birleşik Arap Emirlikleri Politika Merkezi'nin “Yeni Çağda Eski Güçlerin Rekabeti” başlığıyla düzenlediği 6. konferansın “Körfez Bölgesi: Güç ve Olanaklar” adlı özel oturumunda tartışıldı. Zira ne bölge ne de Körfez’in durumu, bu tezin doğduğu ve Körfez’in yıldızının yükselmeye başladığına dikkat çeken araştırma merkezlerinde çokça yinelendiği 10 yıl önceki dönemle aynı değil.

Son 2 yılda, petrol fiyatları güçlü bir şekilde gerileyerek 10 yıl önceki fiyatının yarısı oldu. Bunun yanısıra bölgedeki güç testleri, bizzat Körfez ülkelerinin topraklarına kadar ulaşan acımasız İran askeri müdahalelerine neden oldu.

Türkiye’nin doğrudan saldırısı ve Suriye topraklarını işgal etmesiyle sonuçlandı.

İsrail’in Kudüs ve Golan Tepeleri’ni topraklarına katarak Arap topraklarında genişlemesine ve Filistin’in Batı Şeria topraklarını da katmaya hazırlanmasına yol açtı.

KİK içindeki bölünme, “Körfez Etkisi”nin gücünden çok bir bölgesel ilişkiler durumu ifade etti. Bu ilişkilerde Katar, bir güç kaynağından çok bir Truva atı görevi gördü. Bütün bunlara ek olarak bir de müttefik ABD’nin, elinde kendisinin belirlediği fiyatlar ve faizlerle bölgeye gelen ve bunları tahsil etmek isteyen bir seyirci olduğu açığa çıktı.

Mısır’dan ya da Ortadoğu’dan katılımcılar için modern Arap tarihindeki zor Arap zamanlarından bahsetmek yeni bir şey değil. Gerileme hatta yenilgiler dönemleri ile karşı karşıya kalan güçlerin tökezlemelerini, zor zamanlarda ne güvenilir ne de cesur olmadıkları ortaya çıkan müttefikleri konuşmak onlar için yeni değil. Ancak genel olarak Arap ülkelerine bir hayalkırıklığının egemen olduğunu da belirtmeliyiz. Buna bir de bu durumun Mısır’ın “etkisini kaybetmesinden”, bir konuşmacının deyimiyle “felçli” veya “yarı felçli” bir hale gelmesinden sonra yaşanmış olması eklendi. Kitapta yer alan teze göre, “Körfez etkisi” Nasırcı Mısır’ın bölgedeki nüfuzunu kaybetmesinden 20 yıl sonra başlıyor. Mısır’ın momentumunu kaybetmesinin akabinde 20 yıl süren bir bocalama dönemi yaşanıyor. Yazarın deyimiyle bu dönemde, “1973 Arap-İsrail savaşı, İsrail imparatorluğunu küçülten ilk adım olan Mısır’ın Sina topraklarını geri alması, toprak karşılığı barış denkleminin ve yeni bölgesel düzenin ilk ciddi uygulaması olan Mısır ve İsrail barış anlaşması sanki hiç yaşanmamış gibiydi”. Ancak yeni yüzyılın başlangıcı olan 2000 yılına gelindiğinde Arap Körfez ülkelerinin bağımsızlıklarının ve yaşadıkları farklı modernleşme süreçlerinin üzerinden on yıllar geçmişti. Bu süreç onları küresel ve bölgesel ilişkilerde yeni bir konuma taşımıştı.

Doğrusu gücün farklı unsurlarının, genelde Ortadoğu özelde Arap sisteminin geleneksel koşullarının gölgesinde zaman “Körfez Etkisi”nin başlaması için elverişliydi. Ancak 21. yüzyılın ikinci 10 yılı, bölgeye yeni zorluklar getirdi. Daha en başında Arap ülkeleri, Arap Baharı’nın ilk dalgasına tanık oldu.

Bu birinci dalgaya, Mısır ya da Türkiye’deki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı köktencilik ve İran, Lübnan, Irak ve Yemen’deki Şii benzerleri egemen oldu.

Saldırı çok şiddetliydi. İç savaşlara yol açtı. Bölge ülkelerinin tamamını yıkımla tehdit etti. Bütün korkunçluğu ve dehşeti ile  büyük yangınların, yıkım ve fitnelerin yaşanmasına neden oldu.

Gerçek şu ki, bütün bileşenleriyle “Körfez Etkisi”, ilk önce Körfez ülkelerinin, kan ve ateş taşıyan Arap Baharı’nın kendilerine ulaşmasını engellemelerine katkıda bulundu.

İkincisi; Arap Baharı’na direnmenin mümkün olduğunu gösterdi. Bunun ilk işareti, bu yıkıcı dalganın gerilemesinin ilk adımı olan Mısır’daki 30 Haziran devriminin başarılı olmasına katkıda bulunmasıydı.

Üçüncüsü, Mısır ve Suudi Arabistan, Ürdün, Fas, Bahreyn, Kuveyt ve Umman başta olmak üzere pek çok Arap ülkesinde gerçek ve köklü bir büyük reform dalgasının yayılmasını sağladı.

BAE ise çağı yakalamaya çalışan bu reform sürecine daha erken bir dönemde girmişti.

Dördüncüsü; ikinci 10 yıl sona ermeden Arap Baharı’nın yeni dalgası ortaya çıktı. Bu dalga, Sudan’da “olgunluğu”nu kanıtlarken Lübnan ve Irak’ta çözüm olarak vatansever devleti sundu. Bunu da sadece devleti koruyup, paylaşım  ve kota sisteminin değişmesini sağlayarak değil uzun zamandır uzak kalınan çağı yakalayarak gerçekleştirdi.

Körfez etkisine, modern Mısır tarihindeki eski nüfuzdan farklı bir temel üzerinde yükselen bir “Mısır etkisi” de eşlik etmeye başladı. Bu yeni nüfuz alanı, farklı küresel ilişkilerin ve çok daha farklı bölgesel koşulların yönettiği yaşamakta olduğumuz çağı temel alıyor. Mısır ya da Körfez etkisi olsun gerçeğin, ikisinden birini eleştirmekten çok yeni bir Arap etkisi inşa etmeye ihtiyacı var.

Bu yeni dalgaya hazırlanmak da yeni bir bölgesel denklem yaratmayı, Arap sistemini yeniden dayanıklı hale getirmeyi, ona sona ermek üzere olan 10 yılın kötülüklerinden kendisini koruyacak bir bağışıklık kazandırmayı gerektiriyor.

Yeni Arap etkisinin anahtarı köklü ve derin bir reformdur. Nitekim bugün Mısır’da bu yaşanıyor. Mısır, eski bürokratik sisteminden kurtulup modern bir devlete dönüşüyor.

Dar Nil nehri kıyılarından geniş deniz kıyılarına açılıyor. Bütün az gelişmişliği ile yoksulluğu idare etmekten geniş çöl topraklarını, kumlarının altındaki ve üstündeki zenginlikleri idareye geçiş yapıyor. Yumuşak ve sert gücünü dengeli bir şekilde kullanıyor. Ulusal katılıma geniş kapılar açan merkezi olmayan bir yönetimi benimsiyor.

Suudi Arabistan’da yaşananlar da en az bunlar kadar önemli. Zira reform, ilerlemeye karşı olan eski dünyayı hızlı bir şekilde yarıp geçmek ve bütün siyasi, ekonomik ve kültürel yönleri ile çağı yakalamak demektir. Teknoloji çağının faydalarının farkına varan BAE, bu çağa ne kadar erken ayak uydurursa o kadar karlı çıkacağını anladı.

Reform, geçici ve anlık değil kalıcı bir momentumun anahtarıdır. Ne yazık ki Abu Dabi Konferansı’nda bu konuyu enine boyuna tartışacak kadar için yeterli süre yoktu. Fakat bu konuya ilişkin tartışmalar herhalükarda devam edecek.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya