Günahkâr akıllılar

Günahkâr akıllılar

Çarşamba, 20 Kasım, 2019 - 08:45
Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
İngiltere’nin güneydoğusundaki Bristol şehri, Bristol Kanalı olarak da bilinen bir körfeze bağlanan küçük bir nehirler ağı boyunca uzanır. 18. ve 19. yüzyıllarda şehir, Batı Avrupa’nın önde gelen gemi inşa merkezlerinden biri olarak biliniyordu.

Şehrin denizcilik müzesini ziyaret edeceğim için çok heyecanlıydım. Müzede özellikle 1845 yılında inşa edildiğinde boyutu ve sunuduğu yenilikçi mühendislik çözümleri ile bir teknoloji harikası kabul edilen, tasarımcısı Isambard Kingdom Brunel’in o günlerde en büyük İngiliz mühendisi olarak ünlenmesine katkıda bulunan Büyük Britanya gemisini görmeyi çok istiyordum.

Gemi yapımından önce Bristol, köle ticaretinin merkezi olarak bilinirdi. Eğer o dönemin tarihini okuyup daha sonra şehrin sokaklarında ve eski binaları arasında dolaşma fırsatını elde ederseniz, güzelliği ve heybeti ile gözleri kamaştıran bu binaların aynı ölçüde hatta belki daha fazla keder ve acı yaydığını da hissedebilirsiniz. ABD’nin doğu limanlarına taşınmadan önce geçici olarak içlerinde tutulan binlerce kölenin ruhu sanki hala burada yaşıyormuş gibidir.

Liman ve gemiye bakan bir duvara sabitlenmiş anıt taşı gördüğümde zihnim bu lanetli döneme ilişkin hayali görüntülere dalmıştı. Bu taşın konumu, yanından geçenlerin dikkatini çekmesi için özenle seçilmişti. Üzerine acı çeken, işkence gören ve köyleri ile sonlarının yazılı olduğu ülkeler arasındaki yolda hayatlarını kaybeden binlerce köleden özür dileyen ve onları öven ifadeler nakşedilmişti.

Taşa nakşedilmiş bu ifadeleri tekrar tekrar okudum. Liman- müze idaresinin, ziyaretçilerine bu yerin her zaman güzel olmadığını, buradan geçenlerin ya da çalışanların her zaman mutlu olmadıklarını hatırlatmaya iten nedeni öğrenmek için güçlü bir istek duydum.  Bu yerin sahiplerinin ve idarecilerinin yani güçlülerin ve karar sahiplerinin her zaman doğru şeyler yapmadıklarını, çoğu zaman zayıflara karşı adil davranmadıklarını neden hatırlatmak istediklerini bilmek istedim.

Bu iki yüzyıl önce yaşananlar için geç kalmış bir özür mü? Peki bu özür, eski yaraları iyileştirebilir mi?

Bu hikâye üzerinde düşünmek, hoşgörü kavramı yani insanın kendisinin ya da başkalarının hatalarını itiraf etmesi ile derin bir şekilde bağlantılı bir yöne dikkatimi çekti.

Bunun açıklaması şu: Bir önceki yazımda, hoşgörü kavramının özünü, insanın kendi seçimlerine saygı duyulmasını beklemesi gibi diğer insanların da akıllarının onlara dikte ettiği din, mezhep ya da hayat tarzını seçme haklarına saygı duymasının oluşturduğunu belirtmiştim. Bu genel zihinsel yargıya dayalı ahlaki bir ilkedir. Zihinsel yargının temeli ise insanın hata yapabileceğidir. Yani insan, yaşamak için gayret gösterirken bazen doğru bazen de yanlış şeyler yapar. İnsanın kendisine ya da başkalarına karşı yanlış bir şey yaptığını itiraf etmesinde utanılacak bir yan yoktur.

Hatta insanın başkalarına karşı işlediği hataları itiraf etmesinin başkaları için olduğu gibi kendisi için de bir ihtiyaç olduğunu söylersek aşırıya kaçmış sayılmayız. Bu, bir benliği temizleme, adaletsizlik ve zulüm bataklığına yeniden düşme ihtimalini engellemek için akıllı benliği içgüdülerin üzerinde yeniden konumlandırma sürecidir.

Yukarıda bahsettiğimiz anıt taş, bir yüzüyle Bristol’ün esir Afrikalılara karşı işlediği suçların itirafı bir yüzüyle de geçmişte yaşananlar için her birinden dilenen bir özürdür. Bu kurbanlar için yeterli olabilir ya da olmayabilir. Ancak karanlık geçmişi yüceltmeyi ve yeniden yaşanmasını ya da canlanmasını önleyen bir engel oluşturduğu kesin.

Dolayısıyla hoşgörüye giden yolun, insanın kendisine ve başkalarına onlar gibi hata yapabileceğini, gerek kendine gerekse başkalarına karşı hatalı davranmış olabileceğini kabul etmesi ile başladığını söyleyebiliriz.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya