​Batı, terörü bitirmek değil ondan faydalanmak istiyor

​Batı, terörü bitirmek değil ondan faydalanmak istiyor

Pazar, 17 Kasım, 2019 - 06:30
Cemile Bayraktar
Gazeteci-Yazar
Güvenlik, insan var olduğu zamandan bu yana insanın en önemli önceliklerinden biri… İnsanın sürekli gündeminde olan ve sürekli sağlayıp, geliştirmeye çalıştığı bir durum. Hâl böyle olunca güvenlik, her alanın ilgisine mazhar oluyor. Uluslararası ilişkiler gibi bir alan için de güvenlik önemli kavramlardan biri.

Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisi sonrası uluslararası ilişkiler konusunda düşünen, tartışan otoriteler, kuramcılar, teorisyenler, akademisyenlerin büyük bir kısmı, bir süre savaş olmayacağını çünkü devletlerin her ne kadar güç peşinde yapılar olsa da savaş olmadan da, ittifaklar ile güç sağlayabileceğini savunuyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisinin, Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin ortaya çıkmasıyla bu kez daha çok Uluslararası İlişkilerde Realist Yaklaşım diyebileceğimiz yaklaşımı savunan görüşler ortaya çıktı. Buna göre devletler de insanlar gibi hırslı, bencil ve güç peşindedir ve sürekli güç elde etmenin peşindedirler. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Soğuk Savaş sürecinde de uluslararası ilişkilerde güvenlik, güvenlik denilince akla “ulusal güvenliğin”, “devletin güvenliğinin” geldiği bir anlayışın, realist bir anlayışının perspektifinde şekillenmiştir.

Soğuk Savaş henüz tam olarak sona ermeden yavaş yavaş gündeme gelmeye başlayan küreselleşme sayesinde güvenlik anlayışı yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Güvenlik konusunda sadece devletin değil devletle birlikte insanın, çevrenin güvenliği de yavaş yavaş gündeme gelmeye başlamıştır.

Soğuk Savaş sürecindeki iki kutuplu dünya örneğinde, Batı ülkeleri için güvenlik, genellikle başta SSCB olmak üzere komünist rejimlerden gelecek tehditler nedeniyle tehlike altında anlayışı hakimdir. Ancak 90’larda Soğuk Savaş’ın bitmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, özellikle kimliğe bağlı çatışmalar ortaya çıkınca daha sonrasında Bosna Savaşı yaşanınca bu kez güvenlik anlayışı şekil değiştirmeye başladı. Dolayısıyla artık uluslararası ilişkilerdeki güvenlik konusunda yeni yaklaşımlar ortaya çıkmaya başladı; kadınların güvenliğinden, çevrenin güvenliğinden bahseden ekoller olduğu gibi Batılı akademisyenler içinden Klasik Güvenlik Yaklaşımları’na eleştiriler getirenler de ortaya çıkmaya başladı. Post-modernistlerin bazılarından yükselen “Gerçeklik inşa edilmiş bir şeydir, egemen güçler bilgiyi kendi istedikleri şekilde sunmaktadır” sesleri, uluslararası ilişkiler alanında da duyulmaya başladı. Aydınlanmaya yönelik eleştiriler, Aydınlanmanın ortaya çıktığı Batı’dan gelmeye başladı. Nesnel bilgi olmadığını savunanlar, güvenlik konusunda da sadece devletin güvenliğini önceleyen anlayışları, Batı merkezci ezberleri eleştirmeye başladılar. Güvenlik konusunda en önemli soru soruldu: “Kimin güvenliği?”

Bu dönem 11 Eylül 2001 Saldırıları yaşandı. Zaten, Müslümanların yaşadığı coğrafyalar, Edward Said’in ifade ettiği gibi Batı tarafından oryantalist bir bakış açısıyla, yani Batı’nın aklı, Doğu’nun duyguyu temsil ettiği ezberi, Batı’nın Doğu’yu yönetmesi gerektiği anlayışı, Müslümanların kadın ve şehvet düşkünü, tembel, demokrasi ile ilişkisi olmayan, yoz şekilde lanse edildiği Batılı anlayış için bu kez “İslam ve terör” kelimeleri yan yana kullanılmaya, Müslümanlar şeytanlaştırılmaya başladı. Batı artık kendisine bir güvenlik tehdidi bahanesi bulmuştu. Bu bahane ile BM’nin şartları da ihlâl edilerek, topyekun bir savaş haliyle önce Afganistan sonra Irak işgal edildi.

Güvenlik artık Batı merkezliydi, “Kimin güvenliği?” sorusuna verilen cevap da “Batı’nın güvenliği” olmuştu. Batı için tehdit ve tehlike, terör kılıfında Doğu’dan, daha açık ifade edecek olursam Müslümanların yaşadığı ülkelerden, Müslümanlardan geliyordu. Güvenlik gibi insanın var olmasından bu yana en temel önceliği olan bir konu neredeyse tüm Müslümanlar “terörist” ilan edilerek yeni bir şekilde inşa edilmeye başlandı.

Güvenlik her insanın temel hakkı iken 11 Eylül sonrası sadece Batılıların ve Batı’nın güvenliği öncelenmeye başlandı. İster Doğu isterse Batı’da yaşasın Müslümanlar, ağır insan hakları ihlallerine maruz kaldılar, halen kalıyorlar. Milyarlarca Müslümandan sadece yüzde 1’i teröre bulaşmış olmasına rağmen kalan yüzde 99 masum insan terörle ilişkilendirildi. İslamofobi gibi Müslümanların korkulacak bir varlık olduğunu düşündüren kavram trend oldu. Anti-İslamizm/İslâm Karşıtlığı, en az Anti-Semitizm kadar suç sayılabilecek bir durum normalleştirildi. Yine güvenlik bahanesi ile Guantanamo, Ebu Gureyb gibi hapishanelerde insanlar suçlu olsunlar ya da suçlu olmasınlar işkencelere maruz kaldılar, tecavüze uğrayan Iraklı kadın ve çocuklar için kimse kılını bile kıpırdatmadı.

Terör bahanesi ile güvenlik artık sadece terör üzerinden ele alınmaya başladı. Ve sadece Batı’nın güvenliğinin sağlanmasının gerekli olduğu, Batılıların canlarının kıymetli olduğu ancak Müslümanların canlarının pek bir ehemmiyeti olmadığı yavaş yavaş neredeyse tüm dünyanın aklına kazındı.

Oysa güvenlik, Müslümanlar terörist ilan edilerek, dışlanarak, şeytanlaştırılarak, susturularak, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz bırakılarak sağlanmaz tam aksi bu tarz tutumlar bu şekilde hedef alınan kişileri terörize eder. Güvenlik sağlanmak isteniyorsa, bu sadece Batılıların ve Batı’nın güvenliği için olsa bile Müslümanlara yönelik düşmanca tutum, islamofobik tepkiler, Anti-İslamist/İslam Karşıtı tutumlar terk edilerek bu yapılır. Bunu sadece ben söylemiyorum, uluslararası ilişkilerde güvenlik çalışan birçok Batılı akademisyen, teorisyen söylüyor. Buradan hareketle çok rahat şunları söyleyebiliriz; Batı, egemen güçler, terörü tamamıyla ortadan kaldırmak istemiyor, sürekli “güvenlik tehdidi var” algısı oluşturarak, kendi toplumlarını, kendi iktidarlarına bağımlı hale getiriyorlar. Korku üzerinden toplumları diledikleri gibi şekillendiriyorlar, çünkü korkunun hakim olduğu bir toplumdan aklı selim bir düşünme biçimin çıkması pek mümkün olmaz. Yani terörü bahane ederek, islamofobik tutumların yükselmesine neden oluyorlar. Anti-İslamist/İslâm karşıtı politikalarını meşru göstermeye çalışıyorlar. Terörle mücadele etmiyor, terörü bitirmek istemiyor, kendi varlıklarını devamlı kılmak için güvenlik bahanesi ile terör gibi önemli bir konuyu araçsallaştırıyorlar, çünkü terör korkusundan faydalanmak istiyorlar. Durum böyle olunca da, ne kendilerinin ne de Müslümanların güvenliğini sağlayamıyorlar çünkü terörü bitirmek, tam anlamıyla güvenliği sağlamak istemiyorlar.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya