Hamaney'in Lübnan ve Irak ilkesi: Değişim yasak

Hamaney'in Lübnan ve Irak ilkesi: Değişim yasak

Çarşamba, 6 Kasım, 2019 - 10:45
Irak ve Lübnan devrimleri ile bölgesel komplolar ve durumlar arasında bağlantı kurmak hatalıdır. Çünkü bu iki ülkedeki iç durumun baskısı, görüşler, tutumlar ve bu durumlara eşlik eden ve kendisini niteleyen eylemler bunu göstermektedir. Bu hatalı bağlantının kaynağı ise iki ülkeyi ve olaylarını bölgesel çatışmalarda kullanmaya dönük derin bir arzu ile karışık komplocu ve hatalı bir bilinçtir.

Irak ve Lübnan’ın oluşturdukları iki devrim örneğinde, hiçbir teori İran’ın gizli rolünü kamufle edemez. Bu bir komplo teorisi değil, nesnel bir değerlendirmedir. Nitekim Hasan Nasrallah’ın sözlerinin ve eylemlerinin yanı sıra Hamaney’in Twitter mesajları da bunun kanıtıdır. Bölgesi ve dünya ile ilişkileri gergin olan Tahran, sınırlara sahip bir devlet gibi hareket edemiyor. Barış şartlarının gerektirdiği gibi davranamıyor. İran’ın bakış açısı ile özellikle Irak’ta ve onun yanı sıra Lübnan’da da her türlü değişime karşı çıkılmalıdır. Çünkü ikisi de kendisi için stratejik bölgedir. Savaş ve gerginlik durumlarında hiçbir komutan stratejik bir konumu feda etme lüksüne sahip değildir.

İran’ın nükleer programına yönelik küresel kaygıların ortaya çıkmasından bu yana Doğu Arap bölgesinde tanık olduğumuz olayların açıklaması budur. Sözgelimi 2003 yazında, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu yöneticileri Tahran’ı uranyum zenginleştirme faaliyetlerini “derhal ve tamamen” durdurmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın ek protokolünü imzalamak, nükleer tesislerin derhal ve koşulsuz olarak denetlenmesine izin vermek zorunda bırakan bir karar aldılar. 2004 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresinin uzatılmak istenmesi ülkede herhangi bir değişimin ihtimal dışı olduğunun bir ifadesiydi. Aynı istek ve daha yüksek düzeyde ABD’nin Irak’ı işgalinin kendisini korkuttuğu Suriye rejiminde de vardı. Aynı yıl, yani 2004’te Kamışlı şehri Esed rejimine karşı ayaklandı. Lübnan’ı normal bir ülke yapacak 1559 sayılı BM kararı da kabul edildi.

En dikkat çekici ve tehlikeli örnek ise İran ve Hizbullah’ın Suriye devrimini bastırmaya katılmalarıydı. Kısacası İran’a göre savaş ve gerginlik durumunda olduğu müddetçe nüfuzu altındaki bölgelerde değişim yasaktır. Ama Tahran, rejiminin doğası gereği her zaman bu durumdadır.

Boyut ve önem olarak farklılıklar olsa da aynı prensibi eski imparatorlukların deneyimlerinde de bulabiliriz. Örneğin, Modern Mısır tarihinde 4 Şubat 1942 olayı vardır. Bu olayda İngilizler, Kral Faruk’a baskı yaparak kendisini Vefd Partisi lideri Mustafa Nahhas’ı başbakanlığa getirmeye zorlamışlardı. İngilizlerin bunu yapmalarının nedeni, İkinci Dünya Savaşı devam ederken Mısır’da Mihver Devletleri’ne sempati duyan bir hükümetin kurulmasından ve bunun İngiltere’nin Mısır ve Süveyş Kanalı’nın stratejik konumlarından yararlanmasını önlemesinden korkmalarıydı.

Sovyetler Birliği’nin bu konuda birden fazla deneyimi var. 1956 Macar Devrimi ve Varşova Paktı’nın tanklarının bastırdığı 1968 Çekoslovakya olayları bu deneyimlerdendir. Bir diğer örnek, 1981 yılının sonlarında General Wojciech Jaruzelski’nin yeni kurulan “Dayanışma Hareketi”ni ezmek için sıkıyönetim ilan etmesidir. Jaruzelski daha sonra 1990 yılında Polonyalılardan yaptıkları için özür dilemiş ve Varşova Paktı’nın müdahalesini engellemek için bunu yapmak zorunda kaldığını söylemişti.

Sovyetler Birliği imparatorluğunun kontrolü altında bulunan bölgelerde değişimi reddetme politikası en azından 1968 yılından itibaren Brejnev ilkesi olarak bilinmeye başladı. Çekoslovakya müdahalesine eşlik eden ve onu haklı gösteren bu ilkeye göre Doğu Bloğu ülkelerinden herhangi birinde komünist rejime yönelik her türlü tehdit bütün blok için bir tehdittir. Bu nedenle blok ülkeleri kendisine şiddet ve baskı ile karşılık verme hakkına sahiptir. 20 yıl sonra Mihail Gorbaçov bu ilkeden vazgeçti. Varşova Paktı da barışçıl bir şekilde dağıldı.

İran’ın Doğu Arap ülkeleri ile durumu da bundan çok farklı değil. ABD’nin geri çekilmesinin İran’a istisnai bir fırsat verdiği ve son yıllardaki kaosun ona dolduracağı bir boşluk hediye ettiği doğru. Ancak bu tek başına yeterli değil. İlk olarak Irak’ta, ardından da Lübnan’da ortaya çıktığı gibi sorun İran’ın zayıflamasına katkıda bulunduğu rejimlere alternatif rejimler inşa etme gücüne sahip olmamasıdır. İran’ın zayıflatmakta başarılı ama inşa etmede başarısız, iflas etmiş ve kuşatılmış emperyal bir projeyi yürütmeye çalışmasıdır. Bunu kanıtlamak için yolsuzluğa karşı başlatılan bu geniş ayaklanmanın gölgesinde Tahran’ın bozuk bir model sunduğunu hatırlatmak yeterlidir. Kendisine uygulanan ambargoya karşı koymak için Irak’ın zenginliklerinden yararlandığını hatırlatmak yeterlidir.

İran sorunun yanı sıra bir de Irak ve Lübnan’daki uzantıları sorunu var. Bunlar aralarında bazı farklılıklar olsa da hem ülkelerinde yönetimi ele geçirmek istiyorlar hem de istemiyorlar. Her şeye sahipler ve ülkeyi onlar yönetiyorlar ama kendilerinden hesap sorulmasını istemiyorlar. Bu da özellikle boğucu ekonomik krizlerin gölgesinde her an patlamaya hazır bir durum yaratıyor.

Meselenin şu yönüne de dikkat edelim: Mezhep merkezli yürütülen ve etnik güce karşı başlatılan ayaklanmadan sonra Irak’ta çatışma, bizzat Şii toplumuna ulaştı. Lübnan’da ise ilk kez Hizbullah ve çevresi, kendisi ve müttefikleri arasında ihtilaf baş gösterdi.

Bu proje Tahran’daki liderliği ya da Bağdat ve Beyrut’taki uzantıları tarafından temsil ediliyor olsa da politikaya izin vermiyor. Ne zaman bir grup Iraklı ya da Lübnanlı bir meydanda toplansa İran tarafından desteklenen güçler korkup endişeye kapılıyorlar. Bu yüzden iki ülkede de durum ekonomik kötüleşmenin eşlik ettiği gerilim ile şiddetin sınırında bulunuyor. Kısacası ya bu proje gelişip serpilirken değişim talep eden halklar bozulup çürüyecek ya da değişim gerçekleşecek ve Hamaney’in ilkesi yenilecek.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya