Lübnan halk hareketi ve şüpheli uluslararası sessizlik

Lübnan halk hareketi ve şüpheli uluslararası sessizlik

Pazartesi, 28 Ekim, 2019 - 13:15

Lübnan, 10 günden fazla bir süredir 1920’de kuruluşu ilan edilen Büyük Lübnan’dan günümüze eşi benzeri görülmemiş bir halk hareketine tanık oluyor.

Mezhepleri, Dinleri, bölgeleri, sosyal sınıfları, politik aidiyetleri ve partilere bağlılığı aşan ve kendiliğinden gelişen bir halk ayaklanmasına şahit oluyor.

Yaklaşık 3 milyon kişinin katıldığı bu halk hareketi ülkenin her yerine yayıldı ve protestocular, genellikle Lübnanlıların kaçındıkları ve tabu saydıkları sloganlar attılar.

Çoğunluğu mezhepçi olan, Lübnanlıları birbirlerinden ayıran ve vatanseverlik duygularını zayıflatan hayali engelleri aştılar.

Düş kırıklığı içindeki erkek, kadın ve gençlerden sıradan insanlar, yolsuzluk, yalan uzlaşılar, son kulanma tarihi geçmiş onlarca yıllık yanılsamaların oluşturduğu birikime karşı ayaklanıyorlar.

Yakın ve uzak geçmişte felaketlerin yaşanmasına neden olan başarısızlıkların aşıldığı daha iyi bir gelecek için kaderin ve değişimin öncülüğünü üstlenmeye çalışıyorlar. Bütün çocukları için yaşanacak istikrarlı bir yer olması için vatanlarını geri almaya gayret ediyorlar.

Bu halk hareketi şüphesiz Arap Baharı devrimlerine ve Lübnan’da 2005 yılında yaşanan ve bu baharın önünü açan Sedir Devrimi’ne benziyor. Fakat aynı zamanda Lübnan toplumunun bünyesinde gerçekleştirdiği yapısal değişiklik ile benzersizliği ve özgünlüğüyle onlardan ayrılıyor.

Kurumsal bir dönüm noktası oluşturması ile bu devrimlerden farklı bir noktada yer alıyor. Bu dönüm noktasında Lübnanlılar, belirli coğrafi bir alanı paylaşan mezhepçi gruplardan neredeyse mucizevi bir şekilde bütün mezheplerini, liderlerini ve ikincil aidiyetlerini bir kenara bırakan vatandaşlara dönüştüler. Vatana bağlılık şemsiyesi altında kaynaştılar.

Lübnan’daki 17 Ekim ayaklanmasının nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını eleştirmek için şüphesiz birçok şey yazılacaktır. Ancak bugün üzerinde durmamız gereken nokta; 2005 yılındaki Sedir Devrimi ile kıyasladığımızda demokrasi, özgürlük ve insan hakları bayrağını taşıyan Batılı ülkelerin, bu devrimi görmezden gelen tutumlarıdır.

Bu satırların yazıldığı ana kadar, bu devletler ayaklanma konusunda müphem bir sessizliğe bürünmüş bulunuyorlar. Sanki toplam nüfusu 6 milyonu geçmeyen bir ülkede 2 milyondan fazla kişinin gösteri yapması üzerinde durulmayı hak eden bir durum değilmiş gibi sessizliklerini koruyorlar.

Objektif olmak için müphem ifadeler ve genel başlıklar içeren, Başbakan Saad Hariri’nin açıkladığı ekonomik reformlara atıfta bulunan utangaç birkaç açıklama gözlemlediğimizi söyleyebiliriz. Fakat bu açıklamaların aynı zamanda bu kadar çok sayıda kişinin gösterilere katılmasının anlamını ve boyutunu görmezden geldiğini de belirtmeliyiz. Göstericilerin taleplerinin, ekonomik ve sosyal hakları aştığını, vatanlarını siyasi ve idari olarak esir alanlardan ve egemenliğine el koyanlardan geri alma düzeyine ulaştığını dikkate almadığını ifade etmeliyiz.

2005 yılında Başkan Bush yönetimi tüm ağırlığı ile dönemin Başbakanı Refik Hariri’nin suikasitinin yarattığı depremin fitilini ateşlediği Sedir devriminden yana olmuştu.

Fransız mevkidaşı Jacques Chirac da aynı şeyi yapmıştı. Hatta Chirac, Sedir devriminden önce bütün yabancı güçlerin Lübnan’dan çekilmesi ve milis güçlerin feshedilmesini öngören 1559 sayılı BM kararının alınması için gerekli dış ortamı sağlamıştı. Keza birçok Avrupa başkenti de bu 2 ülke ile aynı tutumu benimsemişti. Peki bugün yaşananlar Lübnanlıların vicdanında Sedir devriminden bile çok daha önemli olabilirken bu suskunluk ve sessizlik niye?

14 Mart 2005 devrimi; Başbakan Hariri’nin suikaste uğramasına ve 30 yıl boyunca ülkenin belini büken Suriye vesayetine karşı halkın verdiği tepkiydi. Bunun yanında Hizbullah’ın 8 Mart 2005’te Riyad el-Sulh meydanında, suikastin faili olmakla suçlanan Suriye için “Teşekkürler Suriye” adı altında düzenlediği gösteriye verilmiş açık ve net bir karşılıktı. O dönemde Lübnanlılar arasındaki çekişme aşikardı. Bu çekişme, 2 ayrı savaş kampında karşı karşıya gelmelerine neden olmuştu.

17 Ekim devrimi ise ülkenin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına 1.5 milyon Lübnanlıyı bir araya getirdi. Meydanları mesken tuttukları 12 gün boyunca siyasi ve sosyal boyutları ile mezhepçiliği reddederek tek bir ortak paydada hareket etmelerini sağladı. Protesto gösterilerinde sosyal- ekonomi, siyasi- egemenlik boyutları bu payda içerisinde birleştirmelerine ön ayak oldu. 1920 tarihi, Büyük Lübnan’ın kuruluş tarihiydi. 2019 yılının ise Lübnan vatandaşının; bütün mezhepleri, bölgeleri ve toplumsal sınıfları aşan ortak bir halk iradesi ile bu devleti güçlendirmek için ayaklanmasına tarihi olacağını söylersek abartmış olmayız.

Bu ayaklanma, siyasi sınıfın yanısıra pek çoklarını şaşırttı ve birden fazla gerçeği ortaya çıkardı.

Bunların ilki; Hizbullah’ın Şiileri gerçekten de rehin almış olduğu gerçeğidir. Bunun yanında ömrü 30 yıla ulaşan bir egemenliğe karşı Sur, Nebatiye, Kafr Rumman ve Baalbek’te düzenlenen gösterilerin 2 Şii partinin, tabanlarının ellerinden kaydığını düşünerek endişeye kapılmasına neden olduğudur.

İkincisi; Sünni Lübnanlıların "Önce Lübnan” sloganına ve Lübnanlılıklarına bağlı oldukları gerçeğidir. Keza aşırılık ve radikallik suçlaması gibi onlara yöneltilen itaatkarlık, boyun eğme ve uysallık suçlamalarının doğru olmadığı da ortaya çıkmıştır. Nitekim devrimin gelini Trablusşam bunun en iyi kanıtı.

Şii ve Sünni tarafları ile Müslüman bileşen Hristiyanlarla birlikte bu ayaklanmanın bel kemiğini oluşturdular. Lübnanlılar, kaderlerinin birliklerini korumalarına bağlı olduğunun bilincine vardılar ve devrimlerinde sadece buna güveniyorlar.

Üçüncüsü; bu harekette egemenlik faktörünün en önemli faktör olduğu gerçeğidir. Lübnan’daki kriz, Hizbullah ve bütün mezheplerden müttefiklerinin siyasi, güvenlik ve diplomatik karar üzerindeki egemenliklerinin neden olduğu yapısal, siyasi ve egemenlik temelli bir krizdir.

Zulüm yalnızca yoksulluk ve açlıktan değil zayıf düşürmekten ve kendini üstün görmekten de doğar. Hizbullah aynı vatanı paylaştığı kişileri zayıflattı ve “ben ne dersem o olacak” politikası ile kendisini onlardan üstün gördü.

Son olarak; Lübnan’daki ayaklanma vatandaş ile yönetim arasındaki güven eksikliğinin ne kadar büyük olduğunu da gösterdi.

Bunun yanında Lübnanlıların ve özellikle de 14 Mart kitlesinin geçmişten ders aldığını kanıtladı.

Bu kitlenin; 2005’te özgürlük, egemenlik, bağımsızlık talebi ve siyasi liderlerin sorumluluğu üstlenmesi umuduyla sokağa inmesinin ardından yaşadığı hayalkırıklığından ve siyasilerin başarısızlığından gereken dersi çıkardığını ispatladı.

Ancak asıl soru şu: Batılı ülkeler neden suskun?

Her şeyden önce kendilerine yardımcı olmayanlara hiç kimsenin yardım edemeyeceğinin doğru olduğunu kabul etmeliyiz. Sedir Devrimi liderleri, devrimden sonra gerçekleşen seçimlerde Hizbullah ile ittifak yapmaya karar verdiğinde ve bazıları Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görevden alınmasına karşı çıktığında onları destekleyen Batılı ülkeleri hayal kırıklığına uğrattılar.

Doha anlaşmasını imzaladıklarında onları ikinci kez hayalkırıklığına uğrattılar. Ardından Hizbullah’ın Hristiyan müttefikinin Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan uzlaşmaya dahil olduklarında üçüncü kez hayalkırıklığına uğrattılar.

Öte yandan mevcut ABD yönetiminin, bölgenin sorunlarından ve çatışmalarından çekilmesinin, demokrasi ve değerlerini bütün dünyaya yaymaya gösterdiği düşük ilginin de bunda etkili olduğunu kabul etmeliyiz. Bir başka önemli gerçek de uluslararası ilişkilerin, kurumlar arası ilişkilerden kişiler arası ilişkilere dönüşmüş olduğudur. Buradan yola çıkarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Başbakan Hariri’nin reformlarını ayrı bir şekilde ele almasının nedeninin aralarındaki dostluğa dayandığı sonucuna ulaşabiliriz.

Bunların yanısıra diğer çok önemli nedenlerin de gözlemcilerin gözünden kaçmaması gerekiyor. Bunları  da şu 3 başlıkta özetleyebiliriz:

Birincisi; uluslararası toplumun bu halk ayaklanmasının arkasında olduğu gibi yanlış bir izlenim vermek istemediği kesin. Çünkü ayaklanmanın yabancı güçlerin ve büyükelçiliklerin desteği sonucunda gerçekleştiği -Hasan Nasrallah’ın açıkça belirttiği gibi- iddiasıyla engellenmesinden ve başarısızlığa uğramasından korkuyor.

İkincisi; Lübnan’ın dünyayı bıktıran bölgesel çatışmalara eklenecek bir iç savaşa sürüklenmesi korkusudur.

Üçüncüsü; Batılı devletler ve özellikle de ABD ile Fransa, halihazırda İran tarafını kızdırmaktan kaçınıyor olabilir.

Nitekim Washington daha önce de Suriye savaşı devam ederken nükleer anlaşma ile ilgili müzakerelerin başarısız olmaması ve İran’ın anlaşmayı imzaladıktan son yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçmaması için müttefiklerini yüz üstü bırakmıştı.

Araplar, demokratik Batının özellikle de kısa görüşlü, sorunları kökünden çözmek yerine halının altına süpüren politikalarının yol açtığı hayalkırıklarına alıştılar.

Nitekim hem Batı hem de Doğuda on yıllara uzanan deneyimler, halı altına süpürülenlerin eskidiğini, yıprandığını, küflendiğini, kötü kokular yaymaya başladığını ve çok geçmeden de patladığını kanıtladı.

Nedenleri ve sonuçları ile bölgede yaşanan savaşlar ve çatışmalar da bu kuralın dışında değildir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya