Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

Pazar, 20 Ekim, 2019 - 15:00
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
Yusuf eş-Şerif
ABD Başkanı Donald Trump'ın Kürtler üzerindeki himayesini kaldırmasının ardından Suriyeli Kürtlerin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dolayısıyla maruz kaldıkları durumlar, Kürtlerin tarihi açısından bakıldığında yeni bir şey değil. Kürtler, kendilerini her yönden etkileyen ihanetler ile dolu bir tarihe sahip. Suriye'de, ‘Arap sloganları’ atan Baas rejiminin kurbanı oldular.

Hafız Esed ise PKK'yı, komşu ülkelere ve uluslararası muhaliflerine şantaj yapmak amacıyla bir fırsat olarak gördü. Türkiye tarafından savaşla tehdit edilmesinin ardından Abdullah Öcalan'ın kaderi, İmralı Adası’nda dışarıdan izole edilmiş bir halde hapsedilmesiyle neticelendi. Irak'taki Kürtlerin durumu ise çocuklarına karşı kimyasal silah kullanmakta utanç duymayan Saddam Hüseyin'in ellerinde daha iyi değildi. 

Kürtler, kendilerini devlet sahibi olmaktan mahrum bırakan tarihi bir adaletsizlikle karşı karşıya kaldılar. Hayallerini gerçekleştirme şansı bulmayı umarak uzun zamandan bu yana anlaşmaya çalıştıkları rejimler tarafından uygulanan zulümlere maruz kaldılar. Ancak sırtlarından bıçaklanmaları gecikmedi. Çoğu zaman yanlış hesapların ve bahislerin kurbanları oldular.

DEAŞ’a karşı yapılan bölgesel savaşta, kuzey Suriye’de nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu şehirlerin kurtarılmasında ön safta yer alan Kürt kuvvetleri, terör örgütünün ana kalelerinden biri olarak kabul edilen Rakka gibi Arap şehirlerinin kurtarılmasına da yardımcı oldular. Irak'ın kuzeyinde, Ninova eyaletindeki Şengal (Sincar) bölgesinde DEAŞ’lıların ellerine düşen Yezidileri kurtardılar. Görevlerini tamamlamaların ardından artık bu çabalarının meyvesini alacakları zaman geldiğinde, daima kaderlerine hâkim olan zayıflar ve güçlüler denklemiyle bir kez daha karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Halihazırda Suriye'nin kuzeyinde meçhul bir geleceğe doğru sürükleniyorlar.

Bu sayfada, Erdoğan’ın terörle mücadele bahanesi altında yürüttüğü kampanya kapsamında Suriye’deki ve Türkiye'deki Kürtlerin durumuna ışık tutmaya çalıştık.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı'nın nihayetlenmesinin ardından yapılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en büyük kaygıları, Osmanlı Devleti’nin devrilmesine yardım eden ulusal devrimlerle yeni doğan devletin daha fazla toprak kaybetmesiydi. Nitekim hilafetin zeminini oluşturan din bağının, dünyadaki Müslümanların devlete karşı ayaklanmalarının ve bağımsızlık talep etmelerinin önüne geçemediğini gördüler. Böylece Atatürk yeni Türkiye'de eski mirasın kökünü kazıyarak katı bir rejim uyguladı. Derhal halifelik kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi, laik bir sistem getirildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek bir potada eritilmesi için tek dil, tek kültür, tek ırk söylemi benimsendi.

Bu milliyetçi tutum, her ne kadar Atatürk’ün arkadaşları için oldukça anlaşılır görümse de hiçbir zaman kendilerinin düşmanı olan İslamcıları veya Kürtleri ikna etmedi. Atatürk çeşitli şehirlere gerçekleştirdiği ziyaretlerde gelecek planlarından hiçbirini onlara açıklamadı ve sürekli olarak savaşa destek vermeleri çağrısında bulundu. Kürtler, hedefi halifeliğin kurtarılması olduğunu zannettikleri bu savaşa katıldılar. Dindar Kürtlerin bir kısmı, hilafet devletinin yeniden kurulacağı umuduyla bir Kürt devleti kurulmasını öngören Sevr Anlaşması’nı desteklemediler ve Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Fakat Kürtler, kendilerini resmi dili Türkçe olan ve Türk bayrağının dalgalandığı bir ulus devlet tarafından yönetilir halde buldular. 1923’te ülkede cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından Türkiye'nin güneydoğusunda bazı Kürt isyanları vuku buldu. Fakat ordu bütün bu isyanları bastırmayı başardı. Kürtçe, yıllarca eğitimde ve hatta günlük hayatta bile yasaklı bir dil olarak kaldı. Kürt gazeteleri, şarkıları ve şiirleri yoktu. Bu, Kürtlerin büyük bir bölümünün Türk toplumu içerisinde erimesine sebep oldu. Öyle ki toplumda ön plana çıkan herhangi bir sanatçı, sporcu veya politikacının kendisinin Kürt asıllı olduğunu açıklamasını insanlar tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyordu. Entegre olanlar, kendi mazilerini terk etkiler ve geleceklerini Türk toplumunda buldular. Özellikle büyük şehirlerde doğan ve yaşayan Kürtlerin çoğu Kürtçe öğrenmedi.

PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürt kimliğinin yeninden inşa edilmesi ve Türk milliyetçiliğinden temyiz edilmesi çağrısında bulunan ilk kişi oldu. 1980 darbesi sonrasında tüm ideolojik yönelimleri bastıran devlet rejimine ve askeri vesayete karşı silahlı solcu bir hareket başlattı. Nitekim siyasi ve ideolojik hareketlerin çoğunun lideri işkence gördü ve hatta darbe sırasında hapishanede öldürüldü. Öcalan, Kürt ulusal hafızasında rejim ve askeri vesayete karşı isyanını alevlendirecek güçlü bir dayanak buldu. Askeri darbe tarafından işlenen zulümler ise hareketinin genişlemesine, fikirlerinin hızla yayılmasına ve destek verenlerin sayısının artmasına katkıda bulundu.

PKK, Suriye, İran, Batı ülkeleri ve Rusya gibi bir dizi bölgesel ve uluslararası devletten destek gördü. Öyle ki o zaman ki Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ülkenin güneydoğusundaki özerklik taleplerini kabul etmeyi ciddi olarak düşündü. Bazıları Özal'ın bu yaklaşımının bedelini hayatıyla ödediğini ifade ediyorlar. Nitekim kendisini Öcalan ile dolaylı olarak temaslarda bulunduktan sonra gizemli bir şekilde öldü. Öte yandan bölgesel müdahaleler, Türkiye'nin Kürdistan ile siyasi çözümlere ulaşmasını engelledi.

Kürt hareketi, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı kaçırmasından ve 1999’da Türkiye’ye iade etmesinden sonra önemli ölçüde geri çekildi. Ancak o sırada Türkiye’ye egemen olan milliyetçi hareket, bu ihtilafı sona erdirecek siyasi bir çözüm sağlayabilecek bu büyük askeri zaferin yarattığı fırsatı görmezden geldi. Ülke AK Parti’nin 2013 yılında cezaevinde olan Abdullah Öcalan ile barış görüşmelerine başlamasına kadar bekledi. Ancak bu görüşmeler, o sıra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın iç siyasi çıkarları ve başta İran olmak üzere bölgesel müdahalelerinin yeniden ortaya çıkması dolayısıyla başarısız oldu. Türkiye, her ne kadar son 10 yıl içinde ABD'nin desteğiyle PKK'ya karşı ciddi bir askeri zafer kazanmış olsa da, Suriye'de yaşanan karışıklık, Kürt militanların kuzey Irak'taki Kandil Dağları'ndan veya güneydoğudaki dağlardan daha güvenli bir yer bulmalarını sağladı. 

Türkiye, Kürt meselesini çözmeksizin gerek bölgesel planda gerekse de uluslararası arenada etkili olma hayalini gerçekleştiremeyeceğin farkında. Kürt meselesini çözmeyi başarmış ve Kürtleri yanına almış olsaydı, şu anda Suriye'nin kuzeyini ve kuzey Irak'ı kontrol altına alacak ve İran’a da baskı yapacaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı besleyen ve Türklerin duygularına hakim olan milliyetçi hareket bunu engelliyor. Çünkü milliyetçi harekete göre Kürtleri müttefik hale getirmenin bedeli, özerklik taleplerinin ve geleceğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üçte birini kapsayacak bağımsız bir devlet talebinin önünü açmak olur.

Bugün Türkiye'deki Kürtler iki ana akıma bölünmüş durumdalar. İlki, Irak’taki Kürtlerin kazandıklarına benzer şekilde PKK’nın özerklik talebini destekliyor. Mevcut durumu kabul eden ikinci akım ise Türk ulus-devleti sınırları dahilinde kültürel reformlar talep eden dini bir harekettir. Özerklik fikri burada anlamsız hale geliyor. Buna karşılık ilk akım, ülke topraklarında Türklerle egemenliğin paylaşılmasında ısrar ediyor, Kürt kimliğinin varlığının anayasada resmi olarak tanınmasını talep ediyor, Kürtçe’nin resmi bir dil olmasını ve ülkenin güneydoğusunda özerk bir yönetimin kurulmasını istiyor.

1999'dan beri Türkiye stratejik bir kavşakta bulunuyor. Batı, Türkiye'nin güçlü bir bölgesel devlet haline gelmesi için Kürtlerle bir anlaşmaya varması ve silahlı örgütleri müttefiki haline getirmesi çağrısında bulunuyor. Ülke içerisindeki milliyetçi güruh, bunu reddediyor ve Türk ulus devletinin devamında ısrar ediyor.

Öte yandan ülke içerisindeki Kürtler ikiye bölünmüş durumdalar. Özerkliğe ve silahlı eyleme sadık olan Kürt partileri, Türkiye'de Kürtlerin oylarının ancak yarısını alabiliyor. Buna karşılık diğerleri, bazı dini endişeler nedeniyle iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi başta olmak üzere Türklere oy vermekte ısrar ediyor. Türkiye içinde yaşana bu bölünme, kaçınılmaz olarak Ankara'nın gerek Suriye’deki ve gerekse de bölgesel Kürt hareketleriyle olan ilişkisine yansıyor.

Türkiye, “ulusal devrimler ve bölünme çağrıları” düğümünü kırabilseydi ve genel olarak Kürtlerle bir ittifak kurmayı başarabilseydi, Suriye'nin kuzeyinde doğal olarak genişleyebilecekti ve Washington'dan daha büyük bir müttefik olacaktı. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkarı, kendisine oy veren milliyetçi harekete bağlı olduğu sürece, Türkiye genelinde ve özellikle Suriye’deki tüm Kürt faaliyetleri, mevcut siyasi rejim için bir tehdit oluşturacak. Suriye Kürtlerine egemen olan siyasi akım, PKK ve Öcalan'ın ideolojisini ve sloganlarını benimsiyor.

Editörün Seçimi

Multimedya