​Zamanımızda imparatorluklar kurmanın imkansızlığı

​Zamanımızda imparatorluklar kurmanın imkansızlığı

Pazar, 20 Ekim, 2019 - 09:15
Birinci Dünya Savaşı bir anlamda ulus devletlerin imparatorluklara karşı zaferiydi. Bu savaşın sonucunda 3 imparatorluk çöktü ve devletlere ayrıldı:

Avusturya-Macaristan Habsburg İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya İmparatorluğu.

Bunlar içinde sadece Rusya İmparatorluğu Bolşevik bir kalıp içerisinde kendini yeniden üretmeyi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta ve Doğu Avrupa’ya kadar genişlemeyi başarabildi.

Seksenli yılların sonunda gecikmiş hesabı kapandı ve o da sonunda tamamen çöktü.

Bu esnada ve İkinci Dünya Savaşı sonunda 3 faşist imparatorluk girişimi de başarısızlığa uğratılmıştı. Bunlar; Almanya, İtalya ve Japonya’ydı.

Yine bu dönemde Asya ve Afrika’da sömürgecilik sona ererek ulus devlet projesi genel kabul görmüştü.

Sovyetler İmparatorluğu’nun geç gelen çöküşünün ardından bazıları yeni bazıları da yeni-eski, kimisi imparatorluğun organik olarak bir parçası kimisi de kendisine katılmış olsa da formalitede bağımsız olan Avrupa ve Asya ülkelerinin de katılımı ile ulus-devlet formülü daha yaygınlaşıp genelleşti.

Kısacası ulus devletler zamanında yaşadığımızı söylemek için yeterince gerekçemiz var. Fakat bu elbette dünyanın bütün sakinlerinin oybirliği ile bu yeni formülü kabul edip kutsadıkları anlamına gelmiyor.

Örneğin bölgemizde ulus devletlerin ortaya çıkışına Batı sömürgeciliği eşlik ettiği için bu durum bazılarımızda da ulus devlet kimliğine karşı çıkma eğilimini canlandırdı. Güçlü ve hepimizin birlik olduğu “görkemli geçmişe” olan özlemlerini arttırdı.

Nitekim Nasırcı rejimin 1958 yılında Suriye ile kurduğu birlik, bu istek ve özlemin ifade bulduğu ilk resmi platformdu. Bunun yanında göreceli olarak yakın sayılan ve sembolü Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın olduğu tarihi hatırlatanların yanısıra sembolü Selahaddin Eyyubi olan daha uzak bir tarihe işaret edenler de oldu. Çünkü bilgece bir söze göre “düne gitmek yarına ulaşmak için zorunlu bir geçiştir.”

Her halükarda Mısır ve Suriye’nin birleşmesinin ardından Cemal Abdunnasır, başta Irak, Ürdün ve Lübnan olmak üzere birçok Arap ülkesinde var olan rejimleri tehdit etmeye başladı. 1962 yılında askeri darbe yapan Abdullah Sallal’ı desteklemek için Yemen’e toplamda 55 bin asker gönderdi. Ancak Yemen savaşı çok geçmeden bir Arap iç savaşına dönüşüp Mısır ekonomisini tüketti. Nitekim daha sonra kendisi Mısır’ın Vietnamı olarak adlandırıldı. Daha da ciddi olanı bu savaşın, 1967 yılında İsraillilere karşı alınan küçük düşürücü yenilgiyi kolaylaştırmada oynadığı roldür.

Bu savaş nedeniyle Mısır’ın emperyalist projesi dipsiz bir uçuruma düştü. Muhammed Hasaneyn Heykel,  bu felaketi “Nekse” (Büyük felaket/hezimet) olarak adlandırdı. Ancak rejim ile bağlantısı olan bazıları da dahil başkaları bu felakete yol açan o büyük hatanın kaynağını sorgulamaya ve merak etmeye başladılar. Bu hatanın kaynağı aile, eğitim, din, siyasi rejim ya da sınıfsal yapı mıydı? Sorgulanmayan ve şüphe duyulmayan hiçbir şey kalmadı.

Nitekim ünlü yazar Tevfik el-Hakim, “Bilincin Dönüşü”nde kendi üslubu ile hatanın kaynağının Abdunnasır’ın liderliği ve imparatorluk emelleri olduğunu, bu ikisinin bilinci uyuşturdurduğunu ve sekteye uğrattığını belirtir.

Diğer bir deyişle, aniden hiçbir şeye sahip olmadığımız ortaya çıktı. Abdunnasır’ın şişirilmiş vaatleri yalnzca sıcak bir hava ortaya çıkarmıştı. Bizleri Kudüs’e götürecekleri iddia edilen ve ulusal bayramlarda sergilenen “Zafer” ve “el-Kahir”  füzelerinin demir ve tahtadan yapılmış oldukları ortaya çıktı. Abdunnasır’ın dostu ve arkadaşı Enver Sedat da 1970’teki ölümünün ardından yerine geçer geçmez iç, dış ve ekonomik bütün politikalarına karşı bir darbe başlattı. Kibirli Nasırcılar hapse atıldı. Geniş Nasırcı kitleler azalarak üstadın adını ölümsüzleştirmeye çalışan marjinal örgütlere dönüştüler. İmparatorluk projesinden geriye enkazından başka bir şey kalmadı.

Peki bugün bu deneyimi hatırlamamızın nedeni nedir?

Bu sorunun kolay ve doğrudan yanıtı: İran’ın emperyalist projesidir. Çünkü bir şekilde 7 Arap ülkesine yayılan ve bazı yetkililerinin bu ülkeleri kendisine bağlamak istediğini açıkça dillendirdiği Tahran, yukarıda yer verdiğimiz tarihi sonuca meydan okuyor. Abdunnasır’ın deneyiminden hiçbir şey öğrenmemiş görünüyor.

Abdunnasır ile İran arasındaki tek bir ortak nokta var. O da gerekçeleri. Hem “Abdunnasır Mısırı” hem de “Humeyni İranı” yayılmacılıklarını haklı göstermek için İsrail düşmanlığını gerekçe olarak kullandılar. Ancak birincisinin ikincisine göre 3 etkileyici güç noktası vardı: Diğer bölge halkları gibi Arapça konuşması, çoğunun bağlı olduğu aynı mezhebe bağlı olması ve son olarak da Krallık döneminde katıldığı 1948 Arap-İsrail savaşının Gazze Şeridi gibi bazı doğrudan sonuçlarını miras alması.

Bugün İran’ın emperyalist projesi, dünyanın yaşadığı kaostan, ulus devlet sistemi ile birlikte demokrasinin 90 yıldır yaşamadığı derin bir krizden mustarip olmasından güç alıyor.

Popülist milliyetçiliğin yükselişi ve dünya birliği algısının gerilemesi İran’ın emperyalizm projesini canlandırıyor.

Elbette bu sonunda imparatorluğun mevcut ülkelerin yerini alacağı anlamına gelmiyor. Şurada ya da burada etkileri küçümsenmeyecek başarılar elde edebilir. Ancak mevcut gerçeği parçalama yeteneği ile alternatif bir gerçeklik oluşturma yeteneği başka bir şeydir. Yukarıda verdiğimiz örneğe dayanarak Abdunnasır’ın daha 60 yıl önce İranlı liderlerin çeyreğini bile hayal edemeyecekleri bir kitlenin ateşli sevgisine sahip olduğunu hatırlatmamızda bir beis yok.

Nasır yaptığı bir konuşma ya da “Arapların Sesi” radyosunda bir program ile ülke ve rejimleri sarsardı. Ama buna rağmen sadece birkaç yıl içerisinde mümkün olsa kendisini taşıyan arabayı elleri ile taşıyacak olan Suriyeliler Şam ve Halep’te ona karşı ayaklandılar. Bundan yine birkaç yıl sonra bizzat istifasını sunmasına ve kitlelere geri dönme sözü vermesine tanıklık etmiştik. Bunu her ne kadar yapmamış olsa da en azından söylemişti.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya