Kürt saplantısının Türkiye'ye gerçek maliyeti

Kürt saplantısının Türkiye'ye gerçek maliyeti

Cuma, 18 Ekim, 2019 - 14:45
Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
Savaşı akademik bir bilim olarak okutmanın kurucu babası olan Clausewitz’e ait klasik vecizelerden biridir:

“Savaş fitilini tutuşturmak her zaman kolaydır. Ancak sonlandırmak daima zordur.”

Burada soru şu;

-Bu vecize Türkiye’nin Suriye’de Kürtlere karşı başlattığı savaş için de geçerli mi?

Mevcut durumda cevabı kimse bilmiyor gibi görünüyor. Kesin olan, Türkiye’nin mevcut savaşından bekleyebileceği en iyi sonuç, eşek arısı yuvasından mümkün olan en az hasarla çıkmaktır.

Savaşa karar verme konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kullandığı sert üslubu kınayabilmek mümkün, ancak Türklerin yüzlerce yıldır devam Kürt saplantısının derin kökleri göz ardı edilmemeli.

Bu saplantı, çok küçük bir biçimde de olsa, Osmanlı döneminde de vardı. Osmanlı padişahlarının da zihinleri, Kürt halkına yönelik etnik ve dini ifadelerine dayanan korku ve şüphelerle meşguldü. Hatta askere alınsalar bile Kürtler, Osmanlı kimliğine dâhil edilmedi. Türkler daha baskındı. Kürtler, Alevilik, Zerdüştlük, Yezidilik ve Balkanlardan Orta Asya'ya uzanan bir dizi Sufi yolları da dâhil olmak üzere çeşitli gelenek ve inançları benimsedi. Bu da Kürtleri imparatorluğun resmi İslami kimliği ile bağdaşmaz hale getirdi.

Bu bağlamda biri sert, diğeri yumuşak, iki kimlik arasında bir çatışma ile karşı karşıya kalıyoruz. İmparatorluk çeşitli etnik ve dini gruplardan oluştuğu için Osmanlı kimliği yumuşaktı. Osmanlı’da hükümdar, Türkler hitap ederken Sultan, Hristiyanlar Kayser, İranlı ve Şiiler Padişah, çoğunluğunu Arapların oluşturduğu Sünni halk içinde ise Halife olarak isimlendirilirdi.  

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar, Ermenileri bastırmak ve yerleştikleri ülkenin Güneydoğu Anadolu bölgesinden çıkarmak üzere Kürtlerle taktiksel bir ittifak oluşturdu. Daha sonra ‘Ermeni Soykırımı’ olarak adlandırılan bu adımın arkasındaki sebep, Taşnak Partisi (Ermeni Devrimci Federasyonu) liderliğindeki bazı Ermenilerin, Anadolu'da çok sayıda saldırı gerçekleştirerek, savaşta Osmanlılara karşı Rusya ile ittifak kurmasıydı. Kaynaklarının Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar geniş alanlara uzanan savaş meydanlarına yayılması nedeniyle Osmanlı Devleti, birkaç büyük savaşta Ermeni isyanını bastırmak için düzensiz Kürt askerlerinden yardım almak zorunda kaldı.

Bu da Kürtleri savaştan sonra önceki hallerinden çok daha kötü bir konuma getirdi. ABD Başkanı Woodrow Wilson, Kürtlere verdiği kendi kaderini tayin etme hakkı sözünü kısa bir süre sonra unuttu. Bu sözün ardında, Kürtler tarafından bağımsızlık hayalleri, Osmanlı tarafında ise daha sonra İmparatorluğu Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştürecek olan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) liderliğindeki kışlada Kürt bölünmesi korkusu bulunuyordu.

Atatürk’ün inşa etmeyi umduğu yeni kimlik, Fransız müsteşarların adlandırdığı gibi ‘Türk karakterine’ odaklandı. Böylece dini yani İslami çağrışımlardan arındırıldı. Latin alfabesine dayalı yeni bir alfabe kabul edildi. Ardından Farsça ve Arapça kelimelerden olabildiğince kurtulmuş yeni bir Türk dili oluşturma kampanyası başladı. Laik Atatürk rejimi, Kürtler ile yeni Cumhuriyet’in diğer vatandaşları arasındaki yüksek dini bağı kopardı. Ancak sorun şu ki Kürtler, Atatürk tarafından dayatılan yeni Türk dilini kabul etmedi. Bunun yerine kendi anadilleri olan Kürt dili lehçelerinden birine bağlı kalmayı tercih etti.

Burada tarihin bir bölümü boyunca en azından yakın zamana kadar, milliyetçiliği konusunda radikal ideolojilere dayalı rejimler, ‘ötekini’ kültürel ve toplumsal bir zenginlik olarak değil de daima bir tehdit olarak gördüğünü belirtmek gerekir.

‘Avrupa’nın hasta adamı’ olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nun 1880’li yılların sonuna doğru çöküş sürecine girmesiyle yeni bir imparatorluk kimliği arayışı yoğunlaştı. Yıllarca İmparatorluğu gezen Macar asıllı bir Yahudi olan Vambery isimli bilgin, daha sonra Turancılık’ın bir versiyonu olan Türk kimliği fikrini ortaya attı. ‘Jön Türkler’ grubu üyeleri ve bağlı olduğu ‘İttihad ve Terakki’ isimli siyasi örgüt arasında bu fikri pazarlama konusunda da başarılı oldu. Başta Birleşik Krallık ve Fransa olmak üzere büyük güçler, Berlin tarafından yönetilen Cermenler, Rusya tarafından yönetilen Slavlar,  Hindistan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sömürgeci Batı egemenliğine başkaldıran İslamcı hareketler tarafından yönetilen İslamcılara karşı bir ağırlık oluşturması nedeniyle Turancılık’ı destekledi.

Kürtler, bir kez daha ‘öteki’ olmayı tercih etti. Kendilerine karşı ırksal ayrımcılığı haklı gördüğü için Turancılık’ı reddettiler. Sonuç olarak, Kürtleri düşman olarak sınıflandıran Türk ve Turan kimliğini destekleyen aydınların saldırı hedefi haline geldiler. Turancılık, ‘ümmetin’ yerini aldı. Türk kimliğinin kahramanlarından biri ve muhtemelen İngiliz ajanı olan Enver Paşa tarafından yönetilen terörist Basmacı Hareketi, Kürt halkının varlığını reddederek yerine ‘Dağ Türkleri’ terimini ortaya attılar.

Kürtlere karşı duyulan şüphe ve nefret, baskıyı artırma ve 1960’lı yılların ortalarında ‘Kürt’ teriminin yayınlarda veya kamuya açık alanlarda kullanılmasının cezalandırılabilir bir suç haline gelmesine neden oldu.

1960’larda Alparslan Türkeş’in önderlik ettiği ‘Bozkurtlar’ adında yeni bir hareket ortaya çıktı. Büyük Kürt gruplarını atalarının Doğu Anadolu’daki topraklarından Küçük Asya’nın diğer bölgelerine göndermek amacıyla silahlı bir etnik temizlik gerçekleştirme vaadinde bulundu. Tartışılan planlar arasında, sınır dışı edilen Kürtlerin yerine Türk etnik kökenli Müslümanlar, özellikle de Arnavutların yerleştirilmesi de vardı. O dönemde Yugoslavya’daki Komünist rejimin de Bosna-Hersek ve Makedonya Müslümanlarına karşı etnik temizlikle ilgilenmesi nedeniyle Arnavutların ülkeye getirilmesi önemli bir konuydu. Ancak bu plan, Ankara’daki seçkin Türk politikacılar ve Şah liderliğindeki İran tarafından yapılan itiraz sonucunda çöktü.

Mevcut durumda İslam Cumhuriyeti olan İran, Erdoğan’ın Kürtlere açtığı savaşa sempati ile yaklaşıyor. İslam Devrim Muhafızları Birliği'nin kollarından biri olan Fars Haber Ajansı, Salı günü BM Genel Kurulu’nda yaptığı Siyonist karşıtı konuşma ve Filistinlileri savunması karşısında Erdoğan'a sempati çağrısı yapan bir makale yayınladı.

Daha da önemlisi makalede Erdoğan’ın laik Türk rejimini göz ardı ederek, İstanbul’da ‘Zeynel Abidin adına büyük bir Şii camii’ inşası için yaklaşık bir milyon dolar değerinde ücretsiz yer sağlayacağına işarette bulunuldu. Ayrıca Erdoğan’ın Kürtlere karşı operasyon yapma çabalarını haklı bulmadığına dikkat çekildi. Ancak Türk Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’da İmam Hüseyin için 500 bin kişiyi kapsayan bir taziye meclisine şahsen katılması takdir edilesi bir durum. Bir diğer deyişle Filistin lehine vaazlar veren ve Şii taziye çadırlarına katılan bir kişi de insan öldürebilir. Bazıları 21. yüzyılda dünyayı böyle görüyor.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya