Suriyeli Araplar ve Kürtler: Mağdurun suçlanması

Suriyeli Araplar ve Kürtler: Mağdurun suçlanması

Çarşamba, 16 Ekim, 2019 - 12:15
Mağduru suçlamak ahlaki ve siyasi olarak 3 durumda kınanmalıdır:

  • Kurban suçlanırken cellat suçlanmadığında,

  • Suçlamanın büyük bir bölümü bizzat celladın kendisine yöneltilmediğinde,

  • Kurbanın durumunun kötüleşmesinde celladın temel hatta tek rol sahibi olduğu dillendirilmediğinde.Bu şartların yerine getirilmesi mağdurla dayanışma içinde olunulduğu anlarda bile kendisini eleştirmeyi siyasi bir talep hatta ahlaki bir zorunluluk haline getirir.


Çünkü eleştirinin hedeflerinden biri de mağdurun gelecekte mağduriyetini suistimal etmesini engellemeye çalışmak hatta belki de mümkünse mağduriyetin kendisini yenmektir.

Bu yüzden Adolf Hitler’i kınadıktan sonra soykırımdan kurtulan mağdurlar arasında Filistinlileri topraklarından kovma ve yerlerine yerleşme eylemlerine katılanları da kınamak gerekir.

İsrail’den sonra Arap toplumlarında iç savaşlar çıkardığı için Filistinli bazı direnişçiler de kınanmalıdır.

Saddam Hüseyin kınandıktan sonra kendisini devirip Bağdat’ta yönetimi ele geçiren muhalifleri de kınanmalıdır.

Hafız ve Beşşar Esed kınandıktan sonra Suriyeli Arap ve Kürt mağdurlar da kınanmalıdır.

Bugün Arap ve Kürt aktivistler ve onların arkasından büyük ölçekli yerel çevreler; özelde Kürtlere genelde Suriye’ye karşı yürütülen Türk savaşına paralel bir propaganda savaşı yürütüyorlar. Bu savaş bir grup ya da ülkeye saldırıdan, genişleme, kan, acı ve göçten ibaret değil. Kendisi aynı zamanda belki de bizlere on yıllarca eşlik edecek ve bölgemizde vatanseverlik ve vatan zorluğunu imkansızlık seviyesine yükseltecek yeni bir Arap-Kürt çatışması da tesis etmektedir.

Bazılarının istediği gibi DEAŞ’ın tekrar canlanması ya da Suriyeli Kürtler’in Esed rejimi ile daha da yakınlaşması halinde bunun anlamı, “azınlıklar ittifakı” sözleşmesinin etnik kimlikleri, mezhep ve inançlara dahil ederek tamamlanmasıdır.

Bu durumda rejim sahadaki savaşı kazandıktan sonra düşünce savaşını da kazanmış gibi görünecek ve ufukta ölümden başka bir şey görülmeyecektir.

Cezire ya da Fırat’ın doğusu veya Rojava -nasıl isterseniz öyle adlandırın- bölgesindeki geniş Arap ve Kürt toplulukları mevcut acıyla daha acı bir geçmişin mirası ile birlikte yüzleşiyor.

Mağdurlar arasındaki zehirli karşılıkları gözden geçirdiğimizde bulacağımız bazı şeyler şunlardır:

Kürtlerin, Suriye rejimlerinin kendilerine karşı yürüttükleri ayrımcılık ve Araplaştırma kampanyalarına maruz kalmalarından doğan acılarına Suriye devrimi de onların meşru taleplerinden birini bile yerine getirmekten kaçınarak karşılık verdi.

Devletin resmi adı olan Suriye Arap Cumhuriyeti’ni “Suriye Cumhuriyeti” olarak değiştirmeyi bile kabul etmedi.

Bütün bu talepler belirsiz bir yarına ertelendi. Ama Kürtler için dünün deneyimleri yarının güvenilir olmadığının kanıtıydı. Kısacası devrimin Kürtlere yönelik söylemleri rejimin söylemlerine çok benziyordu.

Öte yandan Kürtler de devrimlerini başlattıklarında kendisini Suriye devrimine paralel hatta ondan bağımsız bir eylem şeklinde nitelediler. 2004 yılında gerçekleşen Kamışlı gösterilerinde Araplar tarafından yalnız bırakılmanın acısı belki de onları Araplara karşı daha dikkatli olmaya yöneltti. Aynı şekilde mukabelede bulunmaya kışkırttı. Yine bu paralellik ne Esed ile anlaşmalarını engelledi ne de onları Araplara karşı utanç verici ve çirkin etnik temizliğe girişmekten alıkoydu.

Ne zaman tansiyon yükselse taraflardan her biri diğerinin karşısına uğursuz bir korkuluk dikiyordu: Arapların karşısına İslamcı tekfirci grupları ve Erdoğan Türkiyesi, Kürtlerin karşısına da PKK ve Öcalan.

İki taraf da anlaşamadıkları sorunlarını Suriye’nin ulusal sahnesinin dışına taşımayı seçtiler. Oysa iki tarafın da sorunu muhtemelen aynıydı. O da despotizm ile mücadele etmek.

Bu hatayı sahipleri bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde mağduriyetin kendi tekellerinde olduğu ve sadece kendilerinin zulme maruz kaldıkları dolayısıyla hakka ve gerçeğe yalnızca onların sahip oldukları ile gerekçelendiriyorlardı. Diğerleri ise hain, paralı asker, cellat ya da onun araçlarıydılar.

Geçmişteki acı deneyimlerden sonra bu deneyim, kuşkusuz tarafları bir bütün olarak Suriye’nin ulusal uzlaşısının sorgulanmasına kışkırtacaktır. Hatta belki de “acaba birlikte özgür ve eşit olarak yaşayabilir miyiz” sorusunu gündeme getirerek bir bütün olarak Doğu Arap (Maşrık) bölgesindeki ulusal uzlaşının sorgulanmasına teşvik edecektir. Bu soru kuşkusuz Suriye devriminin üzerine bastığı en büyük mayındır.

Ancak bu uzlaşının gözden geçirilmesi meselesi ideolojik, duygusal ve pratik birçok faktörün hala ihtimal dışı kalmasını sağladığı bir meseledir.

Bu yazı söz konusu faktörlerden bahsetmenin yeri olmadığı için adalet meselesinin en yıkıcı nedeni olan mağdurların mağdurlukta rekabet etmeleri konusuna geri dönelim.

Tam anlamıyla mağdurun kim olduğu ile ilgili rekabet tam anlamıyla kimin melek ve masumun olduğu rekabetinin bir diğer yüzüdür. Kendilerini böyle görenler kötü bir şey yaptıklarında suçluluk duymazlar. Çünkü onlar “özünde” melek ve kötülüğün karşıtıdırlar.

Dolayısıyla eğer kötü bir şey yapıyorlarsa bunu aslında kurbanların bir temsilcisi, onlar adına konuşan biri olarak yapıyorlardır. Bu onları vicdanın muhasebesinden kurtarır ve Allah tarafından seçilmiş ya da tarihin seçkinleri oldukları için kendilerini her zaman mağduriyete maruz kalanlar olarak sunarlar.

Böyle oldukları için kendilerine sadece onların sahip olacağı imtiyazlar verilmesini talep ederler. Mağduriyet onların tekelinde olduğu için diğerlerinin hep kendilerine iyi davranmalarını ve onları şımartmalarını isterler.

Bu tanımda her zaman Holokost’un tazminatının ödenmesini, kendisine özel ve ayrıcalıklı davranılmasını isteyen İsrail’in şımarıkça davranışlarının bazı izlerine rastlayabiliriz. Aynı şekilde maruz kaldıkları trajedinin büyüklüğü ile kendi trajedilerini geçtiği için birçok halkın Yahudileri kıskanmasının nedenlerini de bulabiliriz.

Söz konusu tanım ayrıca bizlere Filistin-İsrail çatışmasının siyasi bir şekilde çözülmesinin zorluğunu açıklayan unsurlardan birini de sunuyor.

Evet, bu mağdurlar suçludur. Onlar gibi mağdur oldukları kesin olan Suriye’nin Arapları ve Kürtleri de suçludur.

Bu yüzden onlarla dayanışma içinde olurken aynı zamanda eleştiri ve yeniden sorgulama algımızı kaybetmememiz iyi olacaktır. Zira bu şekilde onlarla daha iyi ve yararlı bir şekilde dayanışmış oluruz.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya