Biz mezhepçi miyiz?

Biz mezhepçi miyiz?

Pazar, 13 Ekim, 2019 - 09:30
Cesur ve güçlü Irak gösterileri, bazı sosyal medya platformlarında ve birkaç gazete yazısında mezhepçilik meselesini ve “Biz mezhepçi miyiz?” sorusunu gündeme getirdi.

Mezhepçi olmadığımızı söyleyen bazılarımız bu büyük olayın da bunun açık ve net kanıtı olduğunu belirttiler. Zira Şii yöneticileri ve yine Şii olan, Tahran tarafından desteklenen milis güçlerini Sünniler değil nüfus olarak Şiilerin yoğun olduğu bölgelerin sakinleri protesto ediyor.

Protestolarda yükselen sloganlardan biri de:

“Sünniler ve Şiiler, bu vatanı satmayacağız.”

Bu da bazılarının belirttiği gibi Irak’ta mezhepçilik olmadığının kanıtıdır.

Söz konusu sloganın maalesef çok bir anlamı yok. Hatta Şii ve Sünnilere odaklanmasına bağlı olarak söylediklerinin tam aksini söylüyor olabilir. İkisi arasındaki anlaşmazlığa ışık tutarak aralarındaki anlaşmazlığı inkar etmeye çalışıyor olabilir.

Bu Lübnanlıların özellikle mezhepçiliğe ve dini grupçuluğa karşı olduklarını ve  Lübnanlılıklarını vurgulamak istedikleri kutlamalarda hilal ve haçın birbirini kucakladığı şeklinde görüntüler vermelerini, buna dair sloganlar yükseltmelerini hatırlatıyor. Ama bütün bunlara rağmen Lübnanlılar mezhepçidirler ve grupçudurlar.

Dolayısıyla Şiilerin Şii yöneticilerine karşı ayaklanması da mezhepçiliği inkar etmek için yeterli değil. Çünkü mezhepçilik içerisindeki bütün çelişkileri geçersiz kılan ve diğer birçok seviyesinden her birini ortadan kaldıran mutlak bir bağ değil.

Elbette Şiiler arasında yoksul ve zengin Şiiler, farklı bölgelerden gelen, farklı alt kültürlere sahip olan farklı nesiller var. Aynı şekilde bazıları diğerlerine göre İran hegemonyasına karşı daha tahammülsüz olabilir. Nitekim adı DEAŞ’ın yenilgiye uğratılması ile ilişkilendirilen General Abdulvahhab es-Saadi de Şii, onu görevden alıp ev hapsinde tutanlarda Şii yöneticiler.

Lübnan’da da yakın bir zamanda Şii aktivistler, trafik kazasında hayatını kaybetmeden önce zaten topluluğun mahkemeleri tarafından ölüme mahkum edilen aktivist Nadyn Jouny’yi anmak için ölüm yıldönümünde Yüksek İslam Şii Konseyi önünde oturma eylemi yaptılar.

Durum şu ki ne Irak’ta ne de başka ülkelerde diğer sosyal bağları tamamen temsil eden mezhepsel ya da mezhepsel olmayan mutlak bir bağ yoktur. Bölgemizde yaşayanların çoğunluğu birçok faktöre bağlı olarak ve bu bileşik dozdaki değişikliklere göre aynı anda mezhepçi, vatansever, bölgeselci, sınıfçı ve ayrımcı olabiliyorlar.

Daha da önemlisi ve gerçekliğe daha yakın olanı Irak’ta Şiiler arası çatışma yaşanırken diğerlerinin resmin dışında kalmış olduklarıdır. Iraklı Kürtler kendi kaygıları var.

Iraklı Arapların savaşları ve kaygılarından tam anlamıyla bağımsız olmak için kendi savaşlarını veriyorlar. Bunun yanında 2006'da bir iç savaşa dönüşen Sünni-Şii ihtilafından ayrı ele alamayacağımız nedenlerden dolayı Iraklı Sünnilerin de protestolara katılımları çok düşük hatta sembolik düzeyde. Çünkü mezhepsel baskınlık gerçeği Sünnilerin toplu bir şekilde meydana çıkmalarını şüpheli bir hale getirdi. Bunun cüretkar bir eylem olarak görülmesine yol açtı.

Bunun nedeni ise Sünnileri siyasi eylemin dışında tutmayı sürdürmek için kullanılan ve kullanılmaya devam eden Baasçılık ve DEAŞ sempatizanı olma suçlamalarıdır.

Dolayısıyla Irak’taki gösterileri düzenleyenler bir nevi “yabancı” ailelerin gösterilerini suistimal etmelerinden korkmadan evlerinin içinde aynı ailenin diğer üyelerini protesto eden kişiler gibidirler.

Nitekim Hz. Hüseyin’in 40. gün yas merasimlerinin, protestoların dozunu yükseltmek ya da iktidarın istediği gibi bu gösterleri önceden engellemek için herkesin beklediği bir fırsat ve etkinlik olması bunun en iyi kanıtıdır.

Bununla mezhepçiliğin Iraklıların ve diğer Arap halklarının kaderi olduğunu veya değişimi kabul etmeyen donuk bir veri olduğunu kastetmiyoruz. Asıl maksadımız olayları basitleştirmekten ve gösterilerin ya da benzer geçici diğer olayların çizdiği romantik görüntünün cazibesine kapılmaktan kaçınmaktır.

Bu büyük cazibeye kapılmaya meyilli olmamızın nedeni ise mezhepçi olarak adlandırılmaktan utanmamızı sağlayan içimizdeki modern ve çağdaş eğilimdir. Bu yüzden böyle şeyler yanadığında hemen kendisini kınıyoruz.

Narsist yönümüz mezhepçi olarak nitelenmeyen halklardan “daha düşük” mertebede olduğumuzu itiraf etmeyi reddettiği için mezhepçi olduğumuzu inkar ediyoruz.

Bu nedenle ırkçılık ve oryantalizm kavramlarını aşırı bir şekilde kullanıyor, modern imajımızı bozacak ve narsizmimizi incitecek her varsayımda bunları suçluyoruz. Aynı zamanda bu “lanet salgını” bir dış faktöre bağlıyoruz.

Bu faktör bazen Saddam Hüseyin ya da Nuri Maliki rejimi gibi bir rejim bazen de ABD veya İran ondan da önce Osmanlı İmparatorluğu gibi devlettir.

Bunların bir şekilde mezhepçiliğin kökleşmesi ve güçlenmesine, genel olarak eylemleri ile mezhepçiliğin şu anda bulunduğu duruma ulaşmasına katkıda bulunmuş oldukları kesindir. Ama bunlar, yatırım yaptıkları sosyal yapıları temsil etmiyorlar. Irak’ın modern tarihi de diğer ülkelerimizin tarihi gibi bu “lanet salgından” muaf değildir.

Üzerinde durmamız gereken bir nokta daha var. Ulusalcı otoriter rejimler genellikle dünyaları ve dünya hakkında mezhep eksenli olmayan bir anlatı sunarlar. Bu anlatıda bizler bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmeyen tek bir halkız. Bizler kardeşiz. Farklılıklardan ve özelliklerden bahseden herkes ya saf ve kandırılmıştır ya da şüpheli ve insanları yanıltmak isteyen biridir. Dolayısıyla değişimi isteyenlerin yeni yapılarını inşa ederken bu rejimlerin kullandıkları taşları kullanmamaları daha iyi olacaktır. Mevcut karşıt devrimin üstesinden gelmek isteyenler için uzun ve vazgeçilmez olan bir hazırlık aşamasının önünü açan yalancı bir birlik ve teklik değil farklılık ve çeşitlilikleri kabul etmektir. Halklar bir değildir. Ne Irak’ta ne de başka bir yerde farklılıkları inkar ederek onu bir yapamayız.

İmajımızın biraz da olsa zarar görmesi ise bu afetten zarar gören ülkelere karşı sorumluluğumuzun bilincine varmak için kaçınılmaz olarak ödememiz gereken bir bedeldir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya