Devrimlerden nefret eden devrimciler hakkında

Devrimlerden nefret eden devrimciler hakkında

Çarşamba, 9 Ekim, 2019 - 10:45
Irak protesto gösterilerinin başlaması ile kendisine karşı uyaran ve önlem alınmasını isteyen sesler de yükselmeye başladı. Kimisi gösterilerin arkasında ABD’nin olduğundan bahsederken kimisi de bu gösterileri yönlendiren gizli bir ajanda olduğu uyarısında bulundu. Elbette entrika ve komplodan bahsedebilmek için sözde “provokatörlerden” de yardım isteyenler oldu.

Bu tutum bazı gözlemcilere aynı seslerin Suriye devrimi ile ilgili tutumunu hatırlattı. Bunlar başlangıçta rejime reform çağrısının eşlik ettiği utangaç ve şaşkın bir tutum içindeydiler.

Çünkü onlara göre içeriği ve hedefi ne olursa olsun reform rejimi güçlendirecek ve protestoları sakinleştirecekti. Ancak Esed, herhangi bir ciddi reform girişiminde bulunmadan bu kez devrimi eleştiren sesler yükseldi. Bu sesler devrim ve devrimcilerden şüphe ediyor, ihanetle suçluyor ve onlara karşı silahlı müdahaleyi destekliyorlardı.

Suriye devrimi ve Irak gösterilerinden bahsetmek yakın bir tarihte Libya devriminin de “NATO devrimi” olarak yaftalanmasını akıllara getiriyor. Hatta 2 yıl daha geriye gidilirse 2009'da İran’da “Yeşil Devrim” yaşandığında yine aynı karşıt seslerin bunu İran halkına karşı komplo olarak nitelediklerini hatırlamak mümkün.

İran ve Suriye rejimlerinin doğal uzantıları olan bazı Humeynicileri ve bazı Arap milliyetçileri ile Baasçıları bir kenara bırakalım.

Çıkarlarının tam olarak nerede olduğunu ve ona en iyi şekilde nasıl hizmet edeceklerini bilen çıkarcıları da bir kenara bırakalım. Ancak kendilerini “devrimci sosyalist” olarak tanıtanlar üzerinde bir duralım. Dünyayı değiştireceklerini iddia eden ama her türlü değişime karşı çıkan solcuları öylece geçmeyelim.

Sayıları göreceli olarak az olsa da bu kişiler devrim karşıtlığı konusunda sesleri en yüksek çıkanlardır. Bu konuda en çok teoriler ortaya atan ve kendisine gerekçeler sunanlardır.

Bunlar 2 sınıfa ayrılırlar:

Birinci sınıf; Vladimir Putin ve Chavez ile aynı safta yer alarak ne kadar doğru bir “stratejik” konumda yer aldıklarını vurgulamak için dünyayı dolaşır.

Diğeri ise eski deneyimlere dalar ve tutumunun her daim yükselen tarih çizgisinde durduğunu keşfeder.

Ancak sonuç olarak değişen tek bir şey var: O da her zaman sevilen ve devrimcilere ün kazandıran devrimlerin artık çirkin ve kötü bir şeye dönüşmüş olmasıdır.

Bu kişiler ne kadar gariptir ki devrimlerden nefret eden devrimcilere dönüştüler.

Çünkü bu devrimler kendilerinin uzman olduğu o garip tanıma göre özgürlük, onur ve ekmek talep etmiyorlar.

Bunlar yerine bu devrimler, ABD ile karşıtları arasındaki ululararası çatışmalarda belirli bir safı tutmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin devrim ülkesinden muhafazakar ve devrim karşıtı bir ülkeye dönüşmesini araştıranlar arasında jeopolitik ve stratejik unsurların baskınlığının bunda bir rol oynadığını fark edip dillendirenler oldu. Ancak bu kişiler, bu baskınlığın neden olduğu bir kültürel rolün varlığını da ortaya çıkardılar. Yani Batı düşmanlığı çok geçmeden politika ile yetinmeyip onu da aşarak kültür, düşünce ve yaşam biçimine kadar uzanıyordu.

En iyi ihtimalle son derece kısmi diyebileceğimiz bu çarpık yorumun bizdeki sınırlı prototipinde değişim 3 acıya dayanır:

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve bu kaybın telafi edilememesi. 30 yıl önce başlayan devrimin anlamının değişmesi süreci. Nitekim Orta ve Doğu Avrupa’da bir düzine rejim çöktüğünde bu değişim ne şiddetli bir devrime dayanmış ne de başında bir liderin olduğu bir siyasi büro tarafından yönetilmişti. Ayrıca belirli bir sınıfın ortadan kaldırılması çağrısında da bulunulmamıştı. Bilakis kendisine hedef olarak demokrasiyi, Batı ve onun modeli ile uzlaşma yolunu seçmişti.

Bu vesile ile şuna da değinelim, yaygın devrimci iddianın aksine demokrasinin beşiğine bu kadar düşman iken demokrasi istediğini iddia etmek zordur.

Bu 2 acının yanısıra yerel kaynaklı 3’üncü bir acı daha vardı: O da devrimlerin, İsrail ile çatışmada benimsenen eski yöntemi artık reddetmeleridir.

Söz konusu yöntem bütün Arap ülkelerinin sorunlarını o tek meseleye eklemliyordu. Böylece İsrail ile savaş gerekçesi ile toplumların içini oymuş, onları ezmiş, yoksullaştırılmış ve diktatör rejimlere tarafından yönetilmeye mahkum etmişti. Buna karşılık devrimler başlar başlamaz “devrimin” tekelliğini kıran bir çoğulculuğu, Arap toplumlarının ve özgürlüklerinin güçlendirilmesi korkusunu ortaya çıkardı. Bunun gerçekleşmesi halinde yani bu toplumların güçlenmesi İsrail karşısında Arapların müzakarelerdeki pozisyonlarının güçlenmesini ve Arap dünyasının dünyadaki ağırlığının artmasını sağlayabilirdi.

Tek bir devrim ile milyonların hayatı 1 ya da 2 rejimin tahakkümü altına girer. Birden fazla devrim ile de milyonların hayatı 1 ya da 2 rejimin tahakkümünden kurtulur.

Bir bütün olarak bu acıların temelinde Soğuk Savaş dünyası ve dengelerinin geri gelmesine yönelik derin arzu yatar. Bu da devrimcliği bir zamanlar var olan ya da var olduğu söylenen şeye geri dönmeyi isteyen aşırı muhafazakarlığın bir türü olarak niteleyen teorinin haklılığını kanıtlıyor. Arap devrimci fikirlerindeki güçlü milliyetçi doz ise bu derin eğilimi arttırıyor. Bu doz, geleceğe giden yolu “orjinalliğe” ve “köklere” giden yol olarak nitelerken Batı bölgemize gelmeden önceki zamana özlem duyar.

Nitekim kadınlara özgürlük ve tarım reformlarına karşı çıkan İran’ın dini eğilimli devrimi de aynı topraktandır.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından onun yerine Humeyni devrimini koyabileceklerini düşünen seküler devrimciler de bu geçmişe özlem modasına kapılanlardandır.

Bu devrimcileri devrimlerin karşısında durmaya iten en önemli neden ikincil de olsalar artık fiili otoritenin bir parçası haline gelmiş olmalarıdır. Bu kişiler, en tepede dini liderin yer aldığı yönetim sistemi için gerekli bir maiyete dönüşmüşlerdir.

Nitekim ilk olarak Suriye halkının büyük bir bölümünün bugün de Iraklı gençlerin ona karşı ayaklandığı sistem de budur.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya