Cehalet peçesi değil bilgisizlik peçesi

Cehalet peçesi değil bilgisizlik peçesi

Çarşamba, 9 Ekim, 2019 - 07:15
Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
Sanırım okuyucuların çoğu, John Rawls’ın sosyal adalet ile ilgili teorisinde bahsettiği “cehalet peçesi” kavramını biliyordur.

Bu kavramı ilk kez, insanları bilinçlenmek yerine cehalete davet ettiği gerekçesi ile Rawls’ı eleştiren bir hatipten duymuştum. Bu algı uzun yıllar aklımda kaldı. Sonra bir gün sosyal adalet ile ilgili bir derse katıldım ve cehalet peçesi “veil of ignorance” kavramını daha geniş bir şekilde anlatan bir profesörü dinledim. Ama İbrahim el- Buleihi üstadımızın “ilk olan aklı işgal eder” sözünde olduğu gibi profesörün, Rawls ve teorisini övmesinden rahatsız oldum. Çünkü hala bu kavramı ilk duyduğum kişi olan hatibin düşüncesinin etkisi altındaydım. Bu düşünce hakkında ilk duyduklarım ile sonra duyduklarım arasındaki çelişki yüzünden nispeten uzun bir süre gerçekte ne anlama geldiğini idrak edemedim.

Birçok okuma ve tartışmadan sonra kendisinden bu kavramı ilk duyduğum hatibin sözlerinin gerçek bir engel oluşturarak bu kavramı anlamamı engellediğini fark ettim. Oysa bu kavram, Rawls’ın teorisinin önemli bir unsuruydu. Rawls’ın teorisi ise, özellikle meslektaşı ünlü filozof Amartya Sen’in yaptığı eklemeler ile bugün sosyal adaleti gerçekleştirmeyi amaçlayan uluslararası politikaların en önemli referans kaynağıdır.

Bu düşüncenin aslında ne anlatmak istediğinin yanı sıra, yalnızca konuşmacı ve hatipleri dinlemenin de çok az şey öğrettiğini fark ettim. Bilgi sahibi olmanın tek yolunun okumak, düşünmek, sonra da tartışmak olduğunu keşfettim.

“Cehalet peçesi” kavramına dönecek olursak; kendisi, filozofların “doğa durumu” adını verdiği benim ise “fıtri durum” olarak adlandırma eğiliminde olduğum düşünceyi hatırlatmaktadır. Doğa durumu, insanın yetişme şekli ve çevresindeki kültürün, sınırların, kısıtlamaların ve çatışmaların etkisi ile doğası değişmeden ve programlanmadan önceki durumunu anlatmak için kullanılır.

Cehalet peçesi kavramının anlamı ise şudur; birkaç kişi sahip oldukları ortak mülkü paylaşmak istediğinde –büyük olasılıkla- her biri aslan payını almak ve diğerlerine daha az bir pay bırakmak isteyecektir. Ancak bu kişiler bir anlığına cehalet peçesini takıp milliyetlerini, çıkarlarını ve aidiyetlerini görmezden gelseler –büyük olasılıkla- bu mülkü paylaşırken adaleti temel alacaklardır.

Bu düşüncenin kökleri çok derin bir ilke olan insan ruhunda iyilik olduğu ilkesine dayanmaktadır. Yani insan doğası gereği iyiliksever ve adaletlidir. Bencillik, milliyetçilik ve başkalarına zulmetmek, sosyal çevre ve yetiştirmenin etkilerinin bir sonucudur. Cehalet peçesi insanın bir anlığına şu anki durumunu unutması ve dünyanın kirleri, bağları ve sahte renkleri ile kirlenmeden önceki o ilk doğa durumuna geri dönmesidir.

Bu satırları yazmamın nedeni, eşitliğin insanlar arasındaki ilişkilerde birincil temel olduğunu ve ruhumuz yaşamın etkilerine maruz kalmadan önce doğamızın ve fıtratımızın somutlaşmış hali olduğunu vurgulamaktır. Değer, onur ve hak olarak diğerleri ile eşit olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var. Aramızdaki hiç kimse değer olarak diğer insanlardan daha düşük değildir. Bu bizim ve bizden başka her insanın hakkıdır. Kendimiz için bir hak olarak gördüğümüz her şey, biz unutsak ya da görmezden gelsek de diğerlerinin de otomatik olarak bu hakka sahip oldukları anlamına gelir

Diğer insan hakları gibi eşitliğin de 2 çeşidi vardır: Birincisi; doğal olan, yasalardan önce gelen ve ona hükmedendir. Çünkü insanın insanlığının gerçekleşmesi için gerekli olan o şeyin bir parçasıdır. İkincisi ise; yasaların ve gölgesinde yaşadığımız siyasi toplumun inşa ettiği medeni hukuktur. Toplum ve devlet tarafından desteklendiği için ikincisinin daha güçlü olduğunu biliyoruz. Ancak birincisi daha üstündür, çünkü sabittir ve insan olarak insana bağlıdır. Yani topluluk, din ve yasalardan önce gelir ve sıralamanın en başındadır. 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya