Kasım Süleymani bize bizim savaşımızın hikayesini anlatıyor

Kasım Süleymani bize bizim savaşımızın hikayesini anlatıyor

Pazar, 6 Ekim, 2019 - 08:15
İnsaflı bir tarihçi bizlere 1973’teki savaşın son Arap-İsrail savaşı olduğunu bildirir.

1973 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail ile savaş, gerek Lübnan gerekse işgal altındaki Filistin topraklarında yerel düzeyde yaşanan savaşlara dönüştü.

Bu yerel savaşlardan biri olan 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinin özel bir anlamı vardır. O da Tahran ve Tel Aviv arasındaki bölgesel nüfuz çatışmasına geçişin dönüm noktası olmasıdır. Seksenlerde doruğa ulaşan İran ile Suriye/Esed ortaklığının önemi kademeli olarak gerilemeye başladı.

Bunun birinci nedeni; Suriye’nin genel olarak zayıflamaya başlaması, ikincisi de daha İran yanlısı olan Beşşar Esed’in daha az İran yanlısı olan babasının yerine geçmesidir.

Bu geçiş döneminin 2 görevi yerine getirmesi gerekiyordu:

İlk olarak; Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığından tamamen kurtulmak. Bu görevi Suriye ordusu üstlenerek Filistinlileri Bekaa ile Trablus’tan çıkardı.

İkincisi; Hizbullah aracılığıyla Lübnan’ın güney cephesininin İran’ın kontrolüne geçmesini sağlamak. Arap ülkeleri ise Tahran’a bağlı olanlar dışında bir kenara itildiler.

Bu sonuç, Arap-İsrail savaşlarının kesin olarak sona erdiğini pekiştiren son adım gibiydi. Bundan sonra bu savaşlar geçmişin bir parçası haline geldiler.

Böylece ardı ardına izleyici konumuna itilen Arapların elinde “Kutsal Filistin Davası” söyleminden başka bir şey kalmadı.

Bu iki güç arasındaki nüfuz çatışması, bir zamanlar Rusya ve Almanya’nın Polonya’yı paylaştığı gibi Arap ülkelerini de sıkıştırmaya ve bölmeye başladı.

İran, Gazze’deki Hamas Hareketi’ni ele geçirdiğinde ise duvarındaki son gediği de kapatarak bu projenisini taçlandırmış oldu.

Diğer bir deyişle, Irak ile 80’li yıllarda yapılan savaştan yola çıkarak İran’ın genişleme politikası birbiri içine geçmiş iki dönemi sona erdirdi diyebiliriz: Arap rejimleri ile İsrail arasında 1948’den 1973’e kadar devam eden savaş dönemi ile Filistinli örgütlerin İsrail ile 1968’den 1982’e kadar süren savaş dönemini.

Bu anlamda Esed rejimi de İran’ın getireceği “kurtuluşu” kabul etmesi için bölgeyi uysallaştıran bir sopa görevi gördü. Nitekim 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin bu yayılma ve genişlemeye meşruiyet sağladığı da bir gerçektir.

Tahran’ın Suriye devrimini bastırmak için müdahele etmesi bunun açık ve net bir kanıtıdır.

ABD’nin Irak’tan çekilmesi ise İran’ın önündeki son engelleri de ortadan kaldırdı.

Bu esnada savaştan ayrılan Arapların barışa da ulaşmayı başaramamaları durumun daha da kötüleşmesini sağladı. Mısır aracılığıyla rejimler 1978 yılında İsrail ile barış imzaladılar. Ancak barış Mısır ile sınırlı kaldı. Örgütler ise FKÖ aracılığıyla 1993 yılındaİsrail ile  barış imzaladılar ama onlar da başka hiçbir adım atamadan oldukları yerde kaldılar. 1994 yılında Ürdün bir atılımda bulundu ama bu da Arapların savaş döneminden çıkıp barış dönemine girdiklerini söylemek için yeterli değildi.

Hem İsrail hem de Arapların sorumlusu olduğu, çeşitli nedenleri olan, İsrail ile barışa karşı olan örgütler aracılığıyla İran’ın müdahalelerinin ortaya çıkardığı bu iki arada bir derede durumu en çok İran’n işine yaradı ve yeni yönelimi pekiştirdi.

Bu başlıkları hatırlamak bugün yaşanan bazı şeyleri anlamak için gerekli görünüyor. Devrim Muhafızları Kudüs Tugayı Komutanı Kasım Süleymani, son olarak katıldığı bir televizyon programında bizim savaşımızdan ya da en azından bizim topraklarımızda yaşanan bir savaştan bahsetti. Hizbullah’ın o savaşta yüzde yüz hazır olduğunu ve bugün de yüzde yüz hazır olduğunu vurguladı.

Birçok cephede savaşmış ve ardı ardına zaferler kazanmış olduğu için Sezar veya Napolyon gibi gösterilmek istenen İranlı komutan sadece askeri meselelerden bahsetmedi. Bunun yanında tarihi analizlerde de bulundu. Örneğin; İsrail’in amacı, Hizbullah’ı kalıcı olarak ortadan kaldırmak ve Lübnan’ın güneyini Şiilerden boşaltarak demografik bir değişim meydana getirmek olan süpriz bir saldırı planı hazırladığını keşfettiklerini anlattı.

Süleymani öte yandan bizlere hikayeler de anlattı. Hizbullah ile İsrail arasında 2006 yaşanan savaşta 33 gün boyunca Lübnan’da kaldığını ve bu süre içerisinde savaşın nasıl bir seyir izlediğine ilişkin bilgi vermek amacıyla Tahran’ı 2 kere ziyaret ettiğini anlattı.

Anlattığına göre birinci ziyaretinde kendisine zafer ile ilgili hiçbir şey söylemese de Hamaney, bu savaşı Hendek Savaşı’na benzeterek İsrail’e karşı zafer elde edileceğinden emin bir şekilde konuşmuş. Bunun yanında Hasan Nasrallah ve öldürülen İmad Muğniye ile birlikte maceralarından bahsederek enkaz ile yıkıntılar arasında dolaşarak İsrail uçaklarının hava saldırılarından nasıl kurtuldukları gibi eğlenceli hikayeler anlattı.

Heyecan verici olağanüstü olaylar, kerametler istisnai bir kişiliğin özelliklerinin tamamlanması için bir gerekliliktir. Ancak Süleymani’nin oynadığı rol, hem Arap rejimleri hem de örgütleri açısından Arap-İsrail savaşlarının sona ermesinin sembolü olmaktan ötedir. İranlı komutan bu savaşların sırlarına da sahiptir.

Bu savaşlara katılmak için ulusal sınırları hiçe sayarak bir orada bir burada bulunan odur. Anlattıklarının ne kadar doğru olduğu bir yana savaşların tek anlatıcısı da odur. Süleymani, Hizbullah’ın kendisinin söylemekten kaçınmadığı şeyi de dile getirdi. Yani kendilerinin asıl, Hizbullah’ın ise İran’ın vekili olduğunu söyledi. Süleymani, savaşı dolayısıyla da anlatısını ele geçirerek İran’ın yeni sömürgelerinin durumunu bu savaşın şartlarının gerektirdiği gibi yeniden tanımlıyor. Böylece İran’ın artan gücünü temsil eden Süleymani, Lübnan ve Irak’ta siyasi hayatı özetleme görevini üstleniyor. Bölgesel ve küresel koşullardan yararlanarak örneğin; Velid Canbolat ya da Samir Caca’nın siyasi dengeden silinmeleri, Adil Abdulmehdi ya da Mukteda es-Sadr’ın ise yeni siyasi dengeye göre ehlileştirilmeleri gerektiğini belirtiyor.

İran’ın sınırlara ve geçitlere yani “sahip olduğu” savaşa olan ihtiyacı, söz konusu ülkelerin içerisinde neler yaşanıp yaşanmayacağının belirleyen unsur haline geldi. Bu siyasi bir değişim değil Doğuda eşyanın doğasının değiştirilmesidir.

Bu büyük değişimin en öne çıkan sonuçları ise yoksulluk ve açlıktır. Nitekim Irak’taki gösteriler İran bayraklarını yakarak, İran’ın desteklediği milis güçlerini suçlayarak, yaptırımlardan boğulan “büyük kardeşin” Irak’ın zenginliklerini talan etmesinden bahsederek buna kendi yöntemiyle karşılık veriyor.

İsrail ile savaşı ele geçiren ve sonuçlarını bölgeye dağıtmaya başlayan imparatorluğun sahip olduğu bir zenginlik daha var o da bölge halkına dağıttığı yoksulluk ve sefalettir.

İşte Süleymani’nin davanın kutsallığı ile süsleyerek bize sunduğu mutlu son budur!

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya