Büyük güçler ve Ortadoğu'daki çözümsüzlük

Büyük güçler ve Ortadoğu'daki çözümsüzlük

Pazartesi, 30 Eylül, 2019 - 09:00
Washington’ın objektifinden görülen Ortadoğu ile Beyrut, Riyad veya Kahire’nin objektifinden görülen farklıdır. ABD’nin geneli gibi başkent Washington da her biri kendi yörüngesine sahip 2 dünyaya ev sahipliği yapar. Birincisi; bu ülkenin sıradan insanlarına aittir. Bir ziyaretçi olarak orada bulunduğunuzda ya da yaşadığınızda kendi işlerinin ve sorunlarının peşinden koşan bu insanların, bizim problemlerimiz ve sorunlarımızdan tamamen habersiz olduklarını, onları ne yakından ne de uzaktan hiçbir şekilde ilgilendirmediğini hissediyorsunuz.

İkincisi ise çeşitli ve karmaşık meselerle uğraşan politikacıların dünyasıdır. Bu yüzden biz, halklarımızın kaderleri ve liderlerimizin kararları üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini değerlendirmek için bir açıklama ya da ima yakalarız umuduyla BM Genel Kurulu görüşmeleri kapsamında New York’ta bulunan ABD Başkanı Donald Trump’ın hareketlerini takip ediyorken toplumu, yöneticileri ve muhalefet liderleri hatta büyük medya kuruluşları ile başkent Washington, iç sorunlarına gömülmüştü. Bizler, BM kürsülerinde yapılan konuşmaların ve kulislerde gerçekleşen ikili görüşmelerin, krizlere ve fırtınalara gebe bu evreyi aşmamız için çözümler ve çareler üretmesini, uluslararası sistemin rotasını belirlemesini umut ederken hatta böyle olması gerektiğini düşünürken Washington’da, özgür dünyanın lideri olan ülkeye yakışmayan bir başkanlık seçimleri yarışması yürütülüyordu.

Dünya tarihinin bu kritik aşamasında Başkan Trump’ın, Genel Kurul’da yaptığı konuşma ABD medyasında çok az yer kapladı ve hakkında çok az analiz yapıldı. Buna karşılık; Ukrayna skandalı adı verilen olayın patlak vermesinin ardından Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Başkan Trump’ın azli sürecinin başlatılması talebi medyayı, 7\24 ve neredeyse takıntıya varacak kadar çok meşgul etti.

Trump’ın, Ukraynalı mevkidaşı Volodımır Zelenskıy ile yaptığı telefon görüşmesi öncesinde Zelenskıy’e baskı yapıp gelecek başkanlık seçimlerinde muhtemel rakibi ve eski ABD başkanı yardımcısı Demokrat Joe Biden’in, hakkında yolsuzluk suçlamaları bulunan  oğlu hakkında soruşturma açmasını sağlamak için Ukrayna’ya yapılacak yardımı askıya aldığı söyleniyor. Ancak burada en önemli nokta, zamanlama. Yani Trump’ın azli ile sonuçlanması muhtemel soruşturmanın başlangıcının tüm dünyanın Trump’ın genel ve özel olarak İran hakkında neler söyleyeceğini, kiminle görüşeceğini, savaşa ilişkin açıklamalarını takip etmek için odaklandığı BM Genel Kurulu görüşmeleri ile aynı zamana denk getirilmesidir.

Ülkedeki siyasi kutuplaşma, demokrasiye yakışmayan bir komediye dönüşmek üzere. ABD toplumunun birçok meselede yaşadığı bölünme, özellikle de mevcut idarenin İran ile ilişkiler ve sonuncusu Saudi Aramco tesislerini hedef alan düşmanca saldırılarına yönelik yaklaşımı gibi dış meselelerde en azından ABD’nin prestijini koruyacak bir görüş birliği bile olmadığını ortaya çıkardı.

Bu bölünmenin gölgesinde tarafların tek ortak noktası, Ortadoğu’ya olan ilgisizlikleri. Sanki bu bölge ABD’nin ilgi ve öncelikler haritasından silinmiş, burada savunması gereken çıkarları kalmamış ya da en azından dünyanın süper gücü olduğu için bölgenin kontrolden çıkan durumunu çözmeyi ciddiye alma, arabulucu olarak müdahalede bulunma ya da çatışmalarına doğrudan katılmak gibi görevleri yokmuş gibi. Mevcut ABD yönetiminin cıva gibi kaygan olması ve sürekli tutum değiştirmesi ise durumun daha kötü bir hale gelmesine yol açıyor. ABD yönetiminin politikaları hem içeride hem de dışarıda kafaları karıştırıyor. Planlı bir kabuğuna çekilme ile değerler ve çıkarlar arasındaki dengelerde gel-git yaşanıyor.

Bunları söylememizin nedeni ABD’nin durumunun bölgenin durumu ve çatışmaları nasıl etkilediğine ışık tutmaktır. Bölgede liderlerin, yetkililerin hatta halkların tasarrufları Washington’un yapacakları ve yapmayacaklarına bağlı iken ABD’nin bambaşka bir gezegende yaşadığını, istemsiz ve zorunlu olarak kendisine verilen küresel rol ile hiçbir işe yaramayan başıboş müdahaleler, birbirleri ile çelişen açıklamalar arasında bölünme yaşadığını görüyoruz.

Buna rağmen tüm dünya, ABD’nin rolünü oynamasını istiyor. Özellikle AB, Rusya ve Çin gibi diğer küresel güçlerin durumuna bakıldığında ABD’nin aktif bir rol oynaması bütün ülkeler için hala çok önemli. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Washington ile Tahran arasındaki krizi çözmek için başlattığı arabuluculuk girişimi ile Avrupa’nın içinde bulunduğu kronik gevşeklikten kurtulmasını ve daha aktif bir rol oynamasını sağlama çabaları başarısız oldu. Hatta Avrupa’nın rolünün sınırlılığını göstererek ve İran rejimine hak etmediği bir manevra alanı sağlayarak, sorunu basitleştirmek yerine daha da kompleks bir hale getirdi.

Rusya açısından Washington ile Tahran arasındaki kriz, devlet başkanı Vladimir Putin’in taktik konusunda usta ama stratejiden yoksun olduğunu, ülkesinin bu boyutta bir kriz ile başa çıkacak kadar büyük bir güce sahip olmadığını ortaya çıkardı. Putin’in tek isteği; Moskova’nın süper bir güç olarak uluslararası areneya döndüğünü kanıtlayacak anlık kazanımlar elde etmek, rakip ülkeler arasında arabuluculuk rolünü oynayarak Ortadoğu sahnesindeki oyuncuların arasındaki güç dengesini korumak. Moskova bölgede ipin iki ucunu da yani hem İsrail hem de İran’ı elinde tutmak istiyor. Bu da 2 devletin ideolojisi hakkındaki bilgisizliğini açıkça gösteriyor ki er ya da geç bunun ceremesini ödeyecek.

Çin ise zamana oynayan ve derinlemesine düşünen, sonuçlarından faydalanmak için ABD’nin başının belaya girmesini ya da başarısız olmasını bekleyen “Doğu sabrı”nın bir örneğidir.

Moskova ve Pekin’in, ABD’nin düşmesini bekleyip bundan yararlanmak konusunda suç ortağı demeyelim de hemfikirler. Buna karşılık iki ülkeyi takip edenler, küresel sistemde sahip oldukları ağırlığa uygun,Tahran ile iyi ilişkilerine dayanan dengeli ve krizi çözecek bir diplomatik girişim ortaya koymaktan aciz olduklarını fark edeceklerdir.

Bölgesel sahneye baktığımızda, bir önceki yazımızda  barış ya da savaşın kriteri olarak tanımladığımız İsrail’in de kendi sorunları ve sert iç bölünmeleri ile meşgul olduğunu görürüz. Binyamin Netanyahu, seçim sonuçlarına, kendisine yöneltilen ve tutuklanmasına bile yol açabilecek suçlamalara rağmen halen İsrail siyasetinin ana oyuncusu. Hükümeti kurmakla görevlendirildiği için muhtemelen yeni hükümetin yarı ortağı olacak.

İç sorunlar, zayıflık ve endişe, etkili ve önde gelen küresel ve bölgesel güçlerin temel özellkleri haline geldi. Bu da ne yazık ki yalnızca İran’ın istediklerini yapabilmesini, savaş tehdidinden korkmamasını hatta bunun için çabalamasını sağlıyor. Bunun nedeni de ilk olarak, büyük güçlerin politikalarının zayıflığının ortaya çıkması, askeri üslerin hiçbir işe yaramadığının görülmesi, ihtiyaç duyulduğu anda koruma sözlerinin ve güvencelerin aslında içinin boş olduğunun meydana çıkması. İkincisi; bedeli ne kadar ağır olursa olsun savaşın, İran’ı yavaş ölüm adını verdiği şeyden kurtaracak olması.

Tahran ve Washington arasında bir savaş yaşanması ve bunun bölgeye yayılmasına ilişkin birçok uyarı yapılıyor. Bunların bazıları haklı bazıları da neden olması beklenen büyük yıkımdan korkutmayı amaçlıyor. Ancak caydırıcılık ve kararlı mücadelenin eşlik ettiği diplomatik çabalar yerine kaçarak ve hiçbir şey yapmayarak bu savaştan korunmak da mümkün değil.

Büyük bir yıkıma maruz kalmaktan korkmak meşru ve gerekli bir korkudur. Ancak, bugün  zaten taksitli bir yıkım yaşıyoruz. Bu yıkım, gelecekte çok daha yıkıcı, acı verici, her düzeyde ve bütün taraflar için daha maliyetli bir savaşın ve yıkımın yaşanmasını engelleyemeyecek.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya