​Deprem öldürmez, bu zihniyet öldürür

​Deprem öldürmez, bu zihniyet öldürür

Cumartesi, 28 Eylül, 2019 - 07:30
Muş İmam-Hatip Lisesinde yatılı okuyordum. Tarih 24 Kasım 1976’yı gösteriyordu. Van’da şiddetli bir deprem olmuştu. Dersteydik. Nöbetçi öğrenci kapıyı çalarak içeri girdi ve hocaya bir şeyler söyledi. Sonra çıktı. Hoca da “Vanlı kim var aranızda” dedi. Sonra da “Müdür Bey sizi bekliyor” dedi.

Birkaç arkadaş Müdürün odasına gittik. “Çocuklar” dedi, “Van’da deprem olmuş, size on beş gün izin veriyorum.” O zamanlar bugünkü gibi cep telefonları olmadığı için ailelerimize ulaşamadık haliyle. Sabit telefonlar bile yoktu. Yola çıktık. Yol boyunca deprem konuşuluyordu. Muş’tan Tatvan’a kadar depremle ilgili konuşmalara bir belirsizlik hakimdi. Kimse ne olduğunu bilemiyordu. Sadece asılsız duyumlara dayalı tahminler yürütülüyordu. O günlerde bugünkü gibi kilometre başına bir deprem uzmanı düşmüyordu tabi.

Çok ilkeldik çok. Ne kadar geriydik bir bilseydiniz! Biz de çağcıl olsaydık bu tür felaketlere uğramazdık doğal olarak. Tatvan’dan Van’a kadar konuşmalar biraz daha somutlaşmıştı. Erciş, Muradiye, Çaldıran’ın yerle bir olduğundan, binlerce insanın öldüğünden, köylere ulaşılamadığından, Erciş-Van karayolunun yarıldığından, ulaşımın kesildiğinden bahsediliyordu. Van’a yaklaştıkça endişemiz biraz daha artıyordu. Van’a vardık, o kadar da kötü olmadığını, mesela yerle bir olmadığını gördük. Benim daha gidecek yolum vardı ama. Erciş’e, oradan da köye gidecektim.

Van’ın durumu açıklığa kavuşmuştu ama Erciş belirsizliğini koruyordu. Bir minibüse bindik, Minibüs gittiğine göre yol yarılmamış dedim kendi kendime. Erciş’e doğru yola koyulduk. Biri Erciş’te yerin yarıldığını bir mahallenin neredeyse tümüyle yere battığını, Van gölünün taştığını, birkaç köyün denizde kaybolduğunu falan söyledi. Gözlerim fal taşı gibi baktım adamın yüzüne. Bizim köy yüksekteydi Allah’tan, Van gölünün o kadar yükselmesine imkan yoktu. Ama ya yere batmışsa. Annem, babam, kardeşlerim… gözlerimin önünden geçtiler.

Yağdı yağacak bir bulut kadar ağırlaşmıştı göz pınarlarım, dokunsan hüngür hüngür ağlayacağım. Erciş’e kadar yol kenarında gördüğümüz bütün köyler ayakta duruyordu. Üstelik bazısı bildiğin göl kenarındaydı. Sonra dedim, deniz bu, her taraftan taşacak değil ya. Mesela bizim köyün aşağısında kalan ve göle de yakın olan köyleri yutmuş olabilir. Ha ağladım ha ağlayacaktım. Erciş’in içinden geçerken bir iki yıkık yer gördüm. Bizim köylülerin sürekli oturdukları kahvehane çökmüştü mesela. Acaba ölen var mıydı? Mesela babam orada miydi?.. Erciş’e her geldiğinde o kahvede otururdu. İnşallah o gün gelmemiştir, dedim.  

Bizim köyün minibüsü yolcu alıyordu. Köylülerin yüzüne bakıyordum. Yüzlerindeki ifadeden köyün, hatta bizim ailenin durumunu kestirecektim. Hiç de öyle endişeli görünmüyorlardı. Eğer bizim ailenin başına bir şey gelmiş olsaydı, bana söylemeseler bile acıyan gözlerle bakışlarından anlardım. Hiçbiri öyle bakmadığına göre endişe edecek bir şey yoktu. Ya denize batan köyler… yarılan yol!..

Bizim köy sağlam olduğuna göre geçeceğimiz güzergahtaki köylere bir şey olmuş olabilir mi? O zaman bu minibüs nasıl gidecekti!.. Eve vardım, annem, babam, kardeşlerim… herkes orada. Muş’tan eve kadar hangi endişelerle yol aldığımı düşündüm. Ah bugünkü gibi cep telefonu olsaydı, hemencecik arayacak ailemin iyi olduğunu anında öğrenecektim. Teknoloji bugünkü gibi gelişmemişti ne yazık ki… Biz talihsiz nesillerdik!



Büyük oğlum Bolu Anadolu İmam-Hatip Lisesinde yatılı okuyordu. 12 Kasım 1999 günü Düzce-Bolu dolaylarında o şiddetli deprem olduğunda ilk önce aklıma oğlum geldi. Cep telefonu icat edilmiş, ancak bugünkü gibi yaygın değildi. En azından benim yoktu. Sabit telefonlar kesilmiş, okula, Bolu’daki dostlara ulaşmak imkansızdı. Derken bir dostuma ulaşabildim. “Durum vahim” dedi, “her taraf yıkılmış, okuldan da haberim yok.” Ayak bağlarımın çözüldüğünü ve olduğum yere yığıldığımı hatırlıyorum. Aradan birkaç saat geçti. Bolu’ya gitmek için uğraşıyordum. Sonra dostum aradı sabit telefondan. Delikanlıyı buldum demesin mi. Bir şeyi yokmuş. Sadece ayakkabısının teki enkazın altında kalmış. Gözü çıksın yoksulluğun. Gözyaşları içinde güldüm.

Deprem olduğu sırada okulun alt katında cemaatle akşam namazını kılıyorlarmış. Namazı bırakıp kaçmışlar. Sadece ayakkabısının tekini bulabilmiş, diğerini bulamadan kendini dışarı atmış. Hala “Bina yıkıldı yıkılacak ben ayakkabımı arıyordum” diyor. Öğretmeni tutup kolundan dışarı atmış. Zaten çok geçmeden de bina yıkılmış.

Cep telefonları bugünkü gibi yaygın olsaydı, anında oğluma ulaşacak ve oğlum, giden ayakkabı olsun, yenisini alırız, canın sağ olsun, diyecektim. Ne yazık ki teknoloji bugünkü gibi gelişmemişti ve biz talihsiz bir nesildik.



Tarih 23 Ekim 2011. Televizyonda alt yazı. Van’da şiddetli bir deprem olmuş. Kız kardeşlerim orda. Onlarca akrabam, köylüm, komşum, arkadaşlarım var. Hepsini merak ediyorum. Önceki depremlerdeki talihsizliğimi hatırladım. Ama şimdi öyle mi ya!.. Hemen bütün bir Türkiye’yi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, bilumum Türki cumhuriyetleri, yurt dışı temsilciliklerini kapsama alanına alan cep telefonuma sarıldım. Çocuklara, susun dedim, “Merak etmeyin şimdi hepsinden haber alırım” dedim. Telefonu bir cebimden çıkarıp kulağıma götürüşüm var ki Allah sizi inandırsın gören bütün bu kapsam alanını ben temin etmişim sanacaktı. Dıt dıt…Bir, iki, üç…ı ıh! Dıt dıt. Ulaşılamıyor.

Telefonun kulağımın dibinden yerin dibine doğru bir çöküşü var ki en az sekiz şiddetinde.  Saatler geçiyor, kimseye ulaşamıyorum. İstanbul’daki hemşerilerimi arıyorum, belki onlar ulaşabilmişler diye. Onlara neyse ki ulaşabiliyorum. Ama onlar da kimseden haber alamıyorlarmış. Tek bildikleri televizyonlarda anlatılanlar. Gecenin bir vakti sabit telefondan bir arkadaşıma ulaştım. Van’da oturuyordu. Kendisi iyiydi ama kimseye ulaşamadığını söyledi. Durum gerçekten vahimdi. Sonra düşündüm. Cep telefonlarında bir kusur yok. Alt yapı sorununun eksiksiz olması zaman alır. Dolayısıyla biraz daha beklemek lazım. O tarihlerde teknoloji gelişmişti, ama alt yapı sorunlarını henüz çözememiştik. Biz talihsiz bir nesildik.



Ve tarih 26 Eylül 2019. Saat öğleden sonra 14.00… Kütüphanede bir konu hakkında bazı kitapları karıştırıyorum. Bir gürültü koptu yerin kaç kat dibinden. Yukarı doğru kabuğunu kırmak isteyen bir uğultu, bir canavar uğultusu gibi. Sarsıldık birkaç saniye. Dudaklarımdan “Allahu Ekber” sözü döküldü. Sarsıntı durunca başta cep telefonum olmak üzere eşyalarımı alarak kendimi kütüphanenin bahçesine attım. Aklıma ortaokula giden küçük oğlum, ilkokula giden torunlarım, üniversitedeki kızım, hanım ve evdeki çocuklar geldi. Hepsine birden koşmak geldi içimden. Fakat kaça bölünecektim ki hepsine yetişmek için. Neden sonra cep telefonum aklıma geldi. İlk önce hanımı aradım. Dıt dıt… Ah hanım ah, bir türlü öğrenemedin şu telefonu şarj etmeyi. İşte bak yine şarjı bitirmişsin, hem de böyle bir günde. Kızımı aradım. Dıt dıt. Gördün mü o da şarjı bitirmiş, anasınız kızı ne olacak! Oğlumu aradım bu sefer.  Ulaşılamıyor. Etrafıma baktım, kimse ulaşamıyormuş bir yere. Allah’tan internet açıktı da haber alabildim çocuklardan.

Akşam evde torunumu kucağıma almış ona geçmiş günleri anlatacaktım. Biz talihsiz bir nesildik diyecektim. Ama vazgeçtim, biz talihsiz bir nesiliz yavrum, dedim. Teknoloji gelişir ama bizi yöneten zihniyetin beyin kılcal damarları bile yerinden kımıldamaz. Korkarım siz de talihsiz nesiller olacaksınız.

O sırada televizyonda bir deprem uzmanı deprem çantasında nelerin olması gerektiğini anlatıyordu. Cep telefonu… mutlaka olmalı dedi. Midemin diplerinden ağzıma bir dolu… uğultu sesi, yer kabuğunun kapsama alanını kırmaya çalışan depremi andırıyordu. 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya