​Lübnan’ı milliyetçi bir ülkeye dönüştürme komedisi

​Lübnan’ı milliyetçi bir ülkeye dönüştürme komedisi

Salı, 24 Eylül, 2019 - 09:15
Lübnanlı Hristiyan vatanseverler, milliyetçi eğilimleri ile tanınmıyorlardı.

"Lübnan milliyetçiliği" söylemi her zaman halk nezdinde rağbet görmeyen entelektüel çevreler ile sınırlı kaldı.

Siyasi güçler arasında ise Lübnan milliyetçiliği, daha sonra siyasi bir partiye dönüşen Sedir Muhafızları örgütü ile sınırlı kaldı. Nitekim bu dönüşümü de kendisine ne daha fazla önem ne de popülarite kazandırdı.

1940-1980 yılları arasında (Maruni) Lübnan Ketaib Partisi, Lübnan milliyetçilerinin en geniş şekilde temsil edildiği partiydi ama kendisi milliyetçi değildi.

Nitekim partinin teorisyenlerinden biri olan Emin Naci “Ketaib İdeolojisinin Felsefesi” adlı kitabında şöyle diyor: “Milliyetçiliğin doğasında insani bakış açısına ve değerlerine aykırı bir şey yoktur. Ancak milliyetçilik insani bağlamının dışına çıktığı an milliyetçileri bağnazlık uçurumuna sürükler ve yanlış kavram kaymalarına yol açar. Milliyetçilik genel olarak insanlığın ilerlemesi ile gittikçe insani hale gelir. Arzu edilen düzen ve uyumun kaynağı yalnızca tek bir ulusal topluma bağlı olmak değildir. İnsanların ruhları üzerinde daha güçlü etkilere sahip olan ve ulusal duygunun ötesine geçen başka nedenler de olabilir.”

Reşad Selame ise Lübnan Ketaib Partisi’nden olduğu zamanlarda şöyle yazmıştı: “Lübnan milliyetçiliğinden söz etmek için artık yeteri kadar inanca sahip değiliz. Çünkü çağımızın, bu ilkel görüşü aştığını düşünüyoruz.” 

Kamil Şamun, Fuad Şehab ve Raymond Edde gibi dönemin politikacıları da Lübnan Ketaib Partisi’nden farklı değillerdi.

Aslında Hristiyan çevrelerde milliyetçilik dendiğinde akıllara Suriye milliyetçileri gelirdi. Birisi milliyetçi olarak nitelendiğinde Suriye milliyetçisi olduğu anlaşılırdı.

Arap milliyetçileri bile kendilerini tanıtmak ve Suriye milliyetçilerinden ayırmak için “Arap” kelimesini kullanmak zorunda kalırlardı. Suriye milliyetçilerini tanımlamak için milliyetçiler kelimesi tek başına yeterliydi.

Doğrusu Suriye milliyetçileri de gerçekten öylelerdi. Avrupa’da iki dünya savaşı arasında ve bizde 60'lı yıllarda yaygın olan anlamları ile milliyetçiliğin bütün niteliklerini kendilerinde toplamışlardı.

Nitekim ülkeyi demirden bir yumruk ile yöneten askeri rejim, kafataslarının şekli, aşağı ve üstün ırklar etrafında dönen sözde bilimsellik, kurucu Antun Sadi’ye adanmış mutlak, yanılmaz ve sınırsız bir liderlik, yaşamak için nerede olursa olsun kendisine bir saha arayan saldırgan bir dil vb. nitelikleri onları bölgemizde faşizme en yakın olan olgulardan biri yapmıştı. Bunun yanı sıra Suriye milliyetçileri, milliyetçiliğin kendisini grupları ve parçaları kendi potasında eriten, uzun, köklü ve şanlı bir tarih iddiasına sahip bir bağ olarak görüyorlardı.

Buna karşılık; Lübnan milliyetçiliğinin öncüleri, bir grubu diğerinde eritmek ve kaynaştırmak istemediler.

Lübnanlıların, bir arada yaşayabilmek için birbirleri ile pazarlık yapan mezhepleri vardır. Onlar için sosyal ve siyasi birliğin temeli ulus değil bağlı oldukları mezhebî ya da dinî kimliktir. Ulus ise bütün mezheplerin tek bir potada eritilmesinin değil birlikte yaşamın ve uyumun bir sonucudur.

Bu algı, bazı gerilimler yaşansa da Birinci Cumhuriyet (1943-1975) ile birlikte yaşamayı başardı. Bu bir arada yaşama deneyimi; parlamenter sistem, hizmet temelli kapitalist ve tek kutuplu olmayıp hem Arap dünyasına hem de Batıya açık bir ekonomi şeklinde ifade bulmuştu.

Milliyetçiliğin kendisine aykırı olduğu gibi gibi bu “sessiz ve sakin” maddeler de fırtınalı bir milliyetçiliğe ve gereksinimlerine aykırıydı.

Ama bugün, Hristiyanlar içinde Hristiyan bir temele sahip Lübnan milliyetçiliğinden söz eden bir takım farklı sesler yükseliyor. Bu sesler halihazırda çok etkili olmayabilir. Ancak eylemler ona daha fazla etkinlik kazandırabilir.

Bu eylemlerden biri de ekonomide yükselen “Lübnanlılara iş verin. Lübnanlıların ürettiği ürünleri satın alın. Lübnan’da harcama yapın” çağrılarıdır. Buna paralel olarak ırkçılığa varan ulusalcı uygulamalar ve davranışlar da artıyor. Bu tür ekonomik gerekçelerin hedefinde ise özelde Suriyeliler ile Filistinliler, genel olarak da bütün yabancılar var. Hatta topraklarımızın sadece bizim ölülerimizi barındırması gerektiği için yakın bir zamanda Suriyeli bir çocuğun bedeni mezarından çıkarıldı!

Buna karşılık Lübnanlılar başka ülkelere göç etmiyor tam anlamıyla "yayılıyorlar". Bu yayılma eğilimi, göç nedenlerinin vücuda kavuştuğu bir mesaja dönüşüyor. Bu mesaj içerisinde az da olsa beyaz adamın yükünü taşıyor. Başkaları göç ya da iltica ediyor ama bizler yayılıyoruz!

Bir başka önemli nokta da; Tarihimizi mitler üzerine inşa etme konusunda artan eğilimimizdir. Nitekim son zamanlarda “Osmanlı devlet terörü” ile ilgili söylenenler de bu kapsama girmekte.

Folklor ve efsaneler borsası ülkemizde hep kazandırıyor. Orduya saygı, kutsal bir nitelik kazanıyor. Sevilen liderler güçlü Cumhurbaşkanının, O da kendinden sonra geleceklerin önünü açıyor.

Bütün bunlar milliyetçi bilince dayalı bir sistem oluşturmasalar da böyle bir potansiyele işaret ediyorlar.

Dünyada milliyetçilik ve popülizmin yükselişi de şüphesiz bunu teşvik eden bir unsur. Nitekim Dışişleri Bakanı Cibran Basil gururla ABD ile Meksika arasında inşa edilmek istenen duvarı örnek vermekten kaçınmıyor.

Ancak bütün bunların saçma ve komik bir yanı da var.

Gözlemcilerin bunu farketmelerini sağlayacak en az üç neden sayabiliriz ki bunlar:

  1. Lübnan milliyetçiliğinin ne zaman bir şeyi aşırı bir şekilde büyütüp dev aynasında göstermek istese Hizbullah’tan izin alması

  2. Bu söylemi destekleyebilecek tabanın küçük, dar ve dağınık olması.

  3. Milliyetçiliğin kendilerine ilham vermesi gereken grupların birbirleri ile anlaşamamaları ve düşman olmaları, patlak vermesi için tek bir kıvılcımın yeterli olacağı bir iç savaş hali içerisinde bulunmalarıdır.


İşte tam olarak burada bir paradoks var. O da bizzat milliyetçilik çağrısında bulunanların milliyetçiliğin proaktif olarak dağılmasının en büyük müsebbibi olmalarıdır.

Bunun nedeni de temelinde milliyetçilik ile uyuşmayan mezhep din eksenli grupçu tutuculuklarıdır. Aslında bu, genel olarak doğumdan çok düşüğe yakındır. Ancak doğumdan daha maliyetli ve acı verici olabilecek bir düşük...

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya