İran neden savaş peşinde koşuyor?

İran neden savaş peşinde koşuyor?

Cuma, 20 Eylül, 2019 - 13:45
Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü


İran’ın neden savaş meraklısı olduğunu açıklayan sebep şu:

O petrolünü ihraç edemiyorsa, ilgili tavrı savaşa yol açsa da kimsenin petrolünü ihraç edememesi gerekir!

Bu ‘mantıkla’ Fransızlar, ABD ile İran arasında arabuluculuklarına başlıyor. İstedikleri, ABD’nin İran’ın günde yaklaşık yarım milyon varil satmasına müsaade etmesi ve buna karşılık ya da paralel olarak 15 milyar dolar güvence verilmesi.

Bunda, Amerikalıların onaylamadığı ince hesaplar var. Başkan Trump, Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi baskılar en son haddine vardıktan sonra, İran’ın diyalog isteklisi olduğunu iddia ederek Ruhani ile görüşme teklif etmeye başladı.

Ruhani ise ancak yaptırımlar kaldırılırsa diyalog gerçekleşeceği yönünde karşılık verdi. Yandaş odaklar Fransa-İran müzakerelerinin ilerlediğini belirtirken Fransızlar, yeni olan her şeyden Amerikalıları haberdar ediyor. Odaklanılan çaba, iki ya da üç hafta sonra gerçekleşecek BM Genel Kurul toplantısında Trump ile Ruhani’yi bir araya getirmek.

Bu detaylar niçin? Çünkü İran’ın doğrudan ya da aracı yollarla gerçekleştirdiği saldırılar yeni değil ve her daim farklı gerekçeleri var.

Bu gerekçeler arasında şu üçü önde gelir:

1-
80’lerin ortalarından bugüne değin Suudi Arabistan ile ilişkilerin kötü olması.

2- 70’lerin sonlarından günümüze kadar devam eden Amerikan düşmanlığı.

3- İranlıların gözünde Amerikan düşmanlığının bir kolu olan İsrail düşmanlığı.

İran’ın Suudi Arabistan Krallığı’na karşı beslediği bu kinin sebebi ne peki?

Buna dört sebep gösterilebilir:

1-
İslam dünyasının lideri olmak için girilen rekabet;

2-Arap dünyasını kontrol için girilen yarış;

3-Enerji, ekonomi ve şehircilik alanında küresel konum elde etme çabası

4-Suudi Arabistan Şiilerine nüfuz edememeBirinci sebebe, yani İslami liderliğe gelince, İran nere Suudi Arabistan nere!?

Riyad, İslam dünyasının liderliğini yapıyor. Bu liderlik yalnızca hac, Kâbe ve Mescid-i Nebevi’den de kaynaklanmıyor. Suud, bu konum için Kral Abdülaziz zamanından bu yana çaba sarfetti, etmeye de devam ediyor.

Humeynici İran, her zaman bundan rahatsızlık duydu. O kadar ki çeşitli yollarla hac ibadetinin güvenliğini sarsmaya çabaladı. Mekke-i Mükerreme ve çevresini hedef alan SİHA’lar ve füzeler de bunun son örneği. Suudi Krallığı, haccın ve hacıların güvenliğini sağlamaktan sorumlu olduğundan çatışmayı kutsal topraklarda devam ettirmedi.

İran daha sonra Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Kuveyt’te mezhep temelli ayrışmalar ortaya çıkarmaya çalıştı. Bu adım, aşamalı olarak Irak, Lübnan, Kuveyt ve Yemen’de Riyad'ın çıkarlarına uygun bir Sünni savunma refleksi ve muhafazakarlık meydana getirdi ve bu tutuculuk, her yerde katliam, sürgün ya da Şiileşmeye yönlendirme şeklinde kendisine karşı açılan mezhepçi savaşlardan korunma arayışına girdi.

‘İslami otorite’ faktörü, her ne kadar tersi iddia edilse de küçümsenemez. İran, dinî bir yönetime sahip ve egemenliği, itikadi, tarihi ve siyasi kinler konusunda derin bir bilince sahip din adamlarının elinde. 11 Eylül’ün ardından (Sünni) İslam’a yönelik terör suçlaması yaygınlaştığında İranlılar, İslam’ın adını lekelemek için hemen bu durumu kullandı ve her (Sünni) Müslümanları terörist ve kâfir olarak adlandırmaya başladı. Maksat Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Afganistan’da yaptıkları mezhepçi savaşları haklı göstermekti.

İkinci sebebe, yani Arap dünyası üzerinde yaşanan çekişmeye gelince bu, İran’ın mezhepçi milisler yetiştirmeye koyulduğu her yerde açıkça görülüyor.

İran, sadece Lübnan’da değil, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Gazze’de aynı amaç uğruna çabalıyor. Hatta Gazze’de ‘Sabirin (Sabredenler)’ adlı küçük bir grup Şiiliği benimsedi.

Arapları zayıf düşürme yaklaşımı şu üç hat üzerinde ilerliyor:

1-Kaosun yayılması için mezhep temelli ayrışma hattı;

2-Irak ve Lübnan’da olduğu gibi üstün gelme çabası;

3-Ayrışma meyve vermez ve üstünlük elde edilemezse gizli rejim, güvenliği sarsmaya ya da yeniden ele geçirme çabalarına hazır halde bekliyor.Zayıflatma ve kargaşayı yayma girişimi, Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de başarılı oldu. Nitekim İranlılar, dört Arap başkentinde kontrolü ele geçirmekle övünüyorlar. Bununla beraber en büyük başarı, Gazze ve Lübnan’da İslamî Cihad ve Hamas gibi Müslüman savaşçıları etkisi altına almasıdır. İran böylece İslami Cihad, Hamas ve Hizbullah üzerinden Filistin’i kurtarmak için savaş bayrağını kaldırabildi.

İran, enerji ve teknoloji ihracatı, endüstriyel altyapı, büyük şehirleşme ve ekonomide G20 topluluğuna girme konusunda Suudi Arabistan ile rekabet edemedi.

Suudi petrolüne yönelik saldırının nedeni, herkesi İran petrolünün ihraç edilmesine izin vermeye mecbur etmektir. Suudi enerji politikaları, bir yandan küresel pazarlar ve hükümetlerle ilişkilerde diğer yandan büyük iç modernleşme ve kalkınmada on yıllarda bilgece hareket ediyor. Bundan dolayı enerji ihracatı meselesinde ABD ona baskı uyguladığında İran, birçok ülkeye ait tankerleri taciz etti. Ama aynı zamanda kendisinin ve ona bağlı milislerin çabalarını petrol üretimine, kaynaklara ve ulaşım hatlarına yoğunlaştırdı.

Amaç, Riyad'ı bu ayrıcalıktan mahrum etmek ve dünyayı, yaptırımların kaldırılması veya hafifletilmesi için kendisi ile müzakereye mecbur bırakmaktır.

Geldik dördüncü sebebe, yani İran’ı, şehirleşme, ulusal tesisler ve petrol kaynakları bakımından Suudi Arabistan'a saldırmaya iten nüfuz edememe gerçekliğine. İranlılar, çok çabalamalarına rağmen Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler arasında bile kendilerine yandaş bir parti kuramadılar. Bu onları, Suudi zenginliğine darbe indirmeye ve onu, SİHA’lar ve füzeler yoluyla dışarıdan sarsma çabasına sevk etti!

Yazımızın başındaki iki meseleye dönelim: Savaş ve bizzat Krallık rejimi.

Önce Saddam Hüseyin, sonra Usame Bin Ladin’in maceralarından sonra Araplar, savaştan ikrah getirdi. İranlılar, İsrailliler, Türkler ve Ruslar, Arap toprakları üzerinde gerekli gereksiz saldırılara soyundu. Araplar ne karşılık verebildi ne de bu düşmanlığı önlemek için birlik olabildi.

Peki, neden özellikle Krallık? Çünkü Suudi Krallığı, Arapların anasıdır. Çünkü o zayıf düşerse Arapların tamamı zayıf düşer. Krallık, 11 Eylül’den sonra büyük baskılara maruz kaldı. Sonra Obamacılar, Araplar ile Sünnileri zayıflatmak ve nükleer anlaşma imzalamak için Irak ve Afganistan’da İran ile işbirliği yaptı.

Obamacılar, anlaşma sonrasında İran’ın kötülüklerinden vazgeçeceğini umduklarını söylüyorlar ama İran, bunun tam tersini yaparak füzeler geliştirdi ve bölgede terörü yaygınlaştırdı. Çevresinde Riyad'dan başka kendisine karşı durabilecek güçlü bir oluşum kalmayınca o da saydığımız sebeplerden ötürü onu hedef aldı.

Bir kez daha soruyoruz: İran, neden savaş istiyor?

İran, büyük savaşları kaybediyor, doğrudan ve dolaylı çatışmalarda ise kâr elde ediyor. Bunu, devrim öncesinde ve sonrasında bizzat ABD ve İsrail ile defalarca denedi. Bunun içindir ki Suudi Arabistan'ın  heybetini sarsmak ve ABD ile AB'yi müzakere etmeye ve yaptırımları hafifletmeye mecbur etmek için bu saldırılardan medet umuyor.

Nükleer, İran için hayalî bir silah. Ama milisler ve balistik füzeler, gerçek silah. İran bu silahları daha önce kullandı ve kimse karşılık vermediği için bundan kâr etti.

Kâbe’ye, petrol tesislerine ve enerji kaynaklarına yönelik saldırıların cevapsız ve cezasız kalmaması gerekir.

Süper güçlere kulak vermek, etkilerinin yoğunluğu sebebiyle bildik ve kabul edilir şeydir. Ancak kutsallara ve ülkenin zenginlik kaynaklarına yönelik saldırıya sabretmek artık çok zor!

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya