İran sorunu Suudi Arabistan sorunundan daha büyük

İran sorunu Suudi Arabistan sorunundan daha büyük

Perşembe, 19 Eylül, 2019 - 08:30
Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
Dünya hükümetlerinin çoğu, Abkayk petrol tesislerine yapılan saldırıların yıllar öncesinde de Tahran’ın herkes için tehlikeli bir sorun olduğuna ikna olmuştu. Ancak bu sorunu hep savaşa girmeden halletmeyi umuyorlardı. Rejim ya içeriden ya dışarıdan yıkılacak ya da daha iyi bir hale getirilecekti. Değişen hiçbir şey yok. Bu durum, bugün kuşatma yaklaşımı izleyen ve Tahran’ı rotasını değiştirmeye mecbur etmeye çalışan ABD için bile geçerli.

On yıllardır biz, İran’ın Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Irak, Mısır gibi ülkelerin varlığı için bir tehdit olduğunun farkındayız. Onun tehdidi, bir devletin veya kıtanın sınırlarında durmuyor.

2011-2013 yılları arasında yani sadece iki yılda, Nairobi, Lagos, Hindistan, Tayland ve ABD’de İran ile bağlantılı otuz terör saldırısı belgelendi. Bu saldırılara Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi’ne yönelik suikast girişimi ve elçiliğin patlatılması da dahil. Bu iki yılın, İran’ın ABD yönetimi ile barış görüşmeleri ve dostane bir ilişki gerçekleştirdiği yıllar olduğu dikkatinizden kaçmasın.

Onun bu süregelen düşmanca tavrını dünyada hiçbir devlet sergilemiyor. Kuzey Kore ve Venezuela gibi adı kötüye çıkmış rejimler bile! ‘Yüce Rehber’ rejiminin tavrı, en çok el-Kaide ve DEAŞ terör örgütlerinin davranışına benziyor. Ayetullah Hamaney, Zevahiri ve Bağdadi yönetimindeki bu üç rejim, saldırgan dinî ideolojiye dayanma, sınırları ve kuralları ile küresel gerçeklik sistemini reddetme konusunda benzerlik gösteriyor. İran, el-Kaide ve DEAŞ, yayılmayı ve din, güç ve kaosu kullanarak şiddeti yaymayı arzulamada da birbirine benziyor.

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünya bir araya geldi ve el-Kaide devletinin işini bitirdi. Sonra da DEAŞ hilafet devletinin peşine düşüp yıktı. Ama İran’daki ‘Rehber’ örgütünün hilafet devletini caydırmaya cesaret edemedi. Bu cesaretsizliğe daha çok, tehlikeli yüzleşme korkusu ve bu yüzleşmenin ABD büyüklüğünde bir süper güç olsa bile, tek devletin kaldırabileceğinden daha büyük sonuçlar doğurma ihtimaline sebep olmaktadır. Bundan dolayı Washington, İran’ı ekonomik olarak kuşatmak ve onu dolar ve petrolden mahrum etmek gibi yavaş ve çetin bir silaha başvurdu. Tahran da işi, dört ülkenin tankerlerine saldırma, Irak’taki milisleri saldırgan eylemlerle görevlendirme, Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine saldırma cesareti gösterme ve İran’daki Avustralyalı, İngiltereli ve Amerikalı vatandaşları tutuklayıp casusluk suçlamasıyla bu vatandaşları idam edeceği tehdidi ile hükümetlerini şantajla etmeye kadar vardırdı.

İran, küresel bir kâbus. Yeterince ciddiye alınmadı ve erkenden önü kesilmedi. Uluslararası toplum, uyarmak ve İran’ın gitgide güçleneceği bir zamana sorunu ertelemekten fazlasını yapmıyor. ABD’li ve Avrupalı liderler, Tahran rejimi ile uzlaşıp ateşkes yapmak için çabaladı ancak başaramadı. Nihayetinde kırılgan bir nükleer anlaşma imzalamaya razı oldular. İran ise bu anlaşmaya, Avrupa toprakları da dahil olmak üzere daha fazla savaşa ve teröre bulaşmak ve suikastlar ve bombalama operasyonları planlamak şeklinde karşılık verdi.

Batılı siyaset aklının İran’ı anlaması zor. Çünkü ona bir devlet ve BM’de bir koltuğu ve bayrağı olan bir cumhuriyet olarak bakıyor. Hâlbuki o, el-Kaide ve DEAŞ benzeri bir dinî terör örgütünden başka bir şey değil.

İran, herkes ona karşı birleşene kadar küresel güvenlik ve istikrarı tehdit etmeye önümüzdeki yıllarda da devam edecek.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya