Hüda Necib Mahfuz: Babamın unutulmasından korkuyorum

Hüda Necib Mahfuz: Babamın unutulmasından korkuyorum

Çarşamba, 18 Eylül, 2019 - 15:00
Safa Azab/Şarku’l Avsat
1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı yazar Necib Mahfuz’un vefatının 13. yıldönümünde ‘Al-Majalla’ dergisi, Mahfuz’un kızı Hüda Mahfuz ile özel bir röportaj gerçekleştirdi.

Şarku'l Avsat'a verdiği özel röportajda babasının zaman içinde unutulacağına dair korkularını dile getiren Hüda Mahfuz, yabancı yazarların biyografileri gibi babasının biyografisinin de çeşitli sınıflarda okutulmasını umduğunu belirtti. Hüda Mahfuz, babası Necib Mahfuz’un hakkında çıkan söylentiler sebebiyle büyük haksızlıklara ve yazdıklarını okumayanlar tarafından itibar suikastine uğradığını ifade etti.

Babasının yaşamı sırasında aileye giren bazı kişilerin vefatından sonra ona kötülük ettiklerini de iddia etti. Necib Mahfuz’un ailesi ile Kahire’deki Amerikan Üniversitesi arasında yıllar süren işbirliğinin yerini gerginliğin alması arkasındaki sırrı açıklayan Hüda Mahfuz, taraflar arasındaki davalara rağmen ve başka bir anlaşmayı ciddi bir şekilde düşündüğüne de değindi.

Arap romanını zenginleştirmede yadsınamayacak bir rolü olan, Mısır ve Arap edebiyatı tarihine önemli eserler katan Necib Mahfuz, Nobel Edebiyat Ödülü’nü (1988) kazanan ilk Mısırlı ve Arap yazar olarak tarihe geçti. En ünlü romanları arasında: Kahire Üçlemesi "Saray Gezisi", "Şevk Sarayı" ve "Şeker Sokağı" ile beraber "Hırsız ve Köpekler", "Ezilenler", ‘Miramar’, "Nil Üstünde Gevezelik", "Cebelavi Sokağı'nın Çocukları", "Midak Sokağı" ve "Savrulan Kahire" de yer alıyor.

Eserlerinin eski Mısır ile ilişkilendirildiği bilinen Necib Mahfuz’un ‘Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’ romanı başta olmak üzere bazı romanları ciddi tartışmalara neden oldu. Yazmaya yedi yıl ara vermesinin ardından bu romanı yazan Mahfuz’un kitabı yayınlamasını engellemek isteyen El-Ezher'den din adamlarının saldırılarına uğraması sebebiyle kitabın yayınlanması sekiz yıl gecikti. İlk olarak 1967’de Lübnan’daki Dar Al-Adab yayınevinin bastığı kitabın Mısır’a girişi o zamanlar yasak olduğu için ancak 2006 yılında Daru’ş-Şurul Yayınevi kitabı yayınlayabildi. Mahfuz, yazmayı bitirdiği romanın bölümlerini 1950’lerde Mısır’ın El-Ahram gazetesinde paylaşsa da romanda bazı dini sembolleri kötüye kullandığı gerekçesiyle kendisine yöneltilen eleştiriler, hayatının son gününe kadar peşini bırakmadı.

Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının ardından mutaassıpların Mahfuz’a besledikleri düşmanlığın dozu bir hayli arttı. Bu sebeple uğradığı suikast saldırısında boynuna bıçak saplanan Mahfuz, sağ kolunun felce uğramasıyla yazı yazamaz oldu. Ayrıca yıllarca sürdürdüğü her gün insanların arasında bir saat dolaşma alışkanlığını bırakmak zorunda kaldı.

Mahfuz, eserlerinin farklı dönemlerde sinema ve televizyon dünyasında en çok yayınlandığı yazardır. Aynı zamanda bu durum ününün sadece aydınlar ve elitler arasında değil, halka nezdinde de genişlemesine sebep oldu.

11 Aralık 1911’de Kahire’nin tarihi Cemâliye semtinde doğup 30 Ağustos 2006’da vefat eden Necib Mahfuz’un adı, Kahire’nin eski mahallelerindeki halk kahveleri ile bütünleşmişti. Fatimi Mısır’ın kalbindeki tarihi yapılardan biri olan Ebu Zeheb Tekkesi ise vefatından sonra Necib Mahfuz’a ayrılan bir müze haline getirildi.

94 yaşına ulaşmış olmasına rağmen kültürel faaliyetlere ve medya toplantılarına katılmaya devam eden Mahfuz’un doğum günü, çeşitli edebiyat ve sanat yıldızlarının katıldığı büyük bir şenlik havasındaydı.

Vefatının 13. yıldönümünde kızı Hüda Necib Mahfuz ile konuştuk.

-Uzun bir bekleyişin ardından nihayet babanızın vefatının 13. yıldönümünde Necib Mahfuz Müzesi açıldı. Bu konuda ne hissediyorsunuz?

Öncelikle Allah babama, anneme ve kız kardeşime rahmet eylesin. Şüphesiz babamın vefatının bu seneki yıldönümü, ona özel hazırlanmış Necib Mahfuz Müzesi’nin açılışı münasebetiyle diğerlerinden farklı oluyor. Bu beni çok mutlu etti çünkü sonunda müzenin açılışı babamın aile fertlerinden birinin hayatına renk kattı. Bu gelişme, müzede değiştirilmesi mümkün olan bazı eleştirilere ve gözlemlere rağmen umut verici. Fakat asıl önemli olan müzenin açılmış olması ve babama ait bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor olması.  

-Müze hakkında bazı memnuniyetsizliklerinizin olduğunu hissettim! Müze açılışının uzun sürmesi projeye dair hevesinizi mi kırdı?

Müzeden memnunum fakat umarım müzeden sorumlu direktör Yusuf El-Kaid, müze fikriyle sınırlı kalmayarak burayı bir kültür merkezine dönüştürür. Çünkü bu, müzenin kurulma planının bir parçasıydı.

-Babanız Necib Mahfuz’un yıldönümünün edebi ve kültürel anlamda layıkıyla kutlandığına inanıyor musunuz? Yoksa kusurların olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Doğrusu yıldönümlerine verilen önemin her sene değiştiğini düşünüyorum. Bazen çok önemsenirken bazen de çok durgun geçtiğini ve göz ardı edildiğini düşünüyorum. Bu sene ise kutlamaları yakından takip edemedim bu yüzden müzenin açılışı dışındaki faaliyetler dikkatimi çekmedi.

-Sizce bunun sebebi ne?

Maalesef, yorum yok!

-Necib Mahfuz’a verilen önemin zamanla azalmasından ve birçok yazara olduğu gibi onun da unutulup gitmesinden korkuyor musunuz?

Babamın biyografisi okullarda öğrencilere anlatılmadığı sürece maalesef böyle bir şey mümkün. Asırlar önce yaşamış olmalarına rağmen yabancı yazarların hala aramızda olduğunu görebiliyoruz. Küçük yaştan itibaren çocuklar okullarda; İngiliz, Fransız, Alman ya da falanca yazarları öğreniyor. Bu yüzden bu yazarlar ölümsüzleşiyor. Biz de aynısını Necib Mahfuz ve diğer yazarlarımız için yapmazsak unutulmaya mahkum olurlar. Her neslin zaten kendine özel yazarları var bu yüzden geride kalanların unutulması çok doğal.

-Babanızın adı eğitimin hiçbir aşamasında mı geçmemişti?

Genel olarak konuşuyorum. Müfredatta babamla ilgili çalışmaların olduğunu söylemişlerdi fakat sonra kaldırıldı. Aslında okullarda, büyük yazarlar dâhil olmak üzere önemli şahsiyetlerin öğretildiği bazı temellerin olduğunu düşünüyorum. Örneğin küçüklüğümde Amerikan okulunda okurken Shakespeare’i okuduğumu ve onu çok iyi tanıyarak mezun olduğumu hatırlıyorum.

-Aynı şeyin babanız için de gerçekleşmesini ister miydiniz?

Elbette. Bunu sadece Necib Mahfuz için değil tüm yazarlarımız için isterim. Çünkü bizim kendi atalarımızı tanımamız gerekir, kendi yazarlarımızdan daha çok yabancı şahsiyetleri öğrenmemiz mantıklı değil. Ne yazık ki Dr. Taha Hüseyin haricinde hiçbir Mısırlı yazarımızın çalışmaları ‘günlerce’ öğretilmiyor.

-Peki yabancıların Necib Mahfuz’a Araplardan daha fazla önem verdiklerini düşünüyor musunuz?

Açıkçası Amerikan Üniversitesi bir süredir iyi çalışıyordu fakat son zamanlarda çalışmalarının seviyesi oldukça düştü. Bunun sebebi ise Üniversite’nin ihmali ve sadece akademik yönlere odaklanması. Zaten şuan bu yüzden üniversite ile aramızda ayrılıklar var.

-Bu yüzden mi Amerikan Üniversitesi’ndeki yıllık Necib Mahfuz Ödülleri Töreni’ne katılmadınız?

Aslında bu konuya değinmeyi ve medyada hakkımda şaşırtacak abartıda açıklamalarla karşılaşmayı hiç istememiştim. Fakat konu haddini aştı. Aslında katılmaktan ya da bunu duyurmaktan kaçınmak istememiştim fakat günün birinde gazetecilerden biri bana tesadüfen Necib Mahfuz Ödülleri’nin dağıtılacağı günü kastederek “yarın görüşürüz” dediğinde ona üniversiteyi boykot ettiğimi söyledim. Biz Necib Mahfuz ailesi olarak, üniversitenin sınırı aşması ve birtakım sorunlar sebebiyle yalnızca birkaç kez festivallere katılmadık. Bana konuyla ilgilenmediklerini hissettirdiler.

-Alternatif bir sözleşme mi arıyorsunuz? Yoksa buna izin verilmiyor mu?

Açıkcası bu biraz uzun bir mesele fakat artık benim sabrım taştı. Söz konusu üniversite aleyhinde üç dava açtık. Amerikan Üniversitesi yayıncılar ve çevirmenler olarak ikiye ayrılmış durumda. Babamın yaşamında avukatları olmalarıyla beraber babam onlara tiyatro oynama hakkı vermemişti!  Fakat insanlar vefat ettiklerinde nasıl vekaletname bitiyorsa babamın ölümüyle de vekaletname sözleşmesi tamamen sona erdi. Fakat maalesef onlar kendilerince vekaletnameye devam ettiler. Bu konuda herhangi bir yetkinliklerinin olmamasına rağmen benim görüşümü almadan yetkileri dışında hareket etmeye devam ediyorlar. Bu da beni utandırıyor ve anlaşmalı olduğum kişilerle sorunlar yaşamama sebep oluyor. Konu sadece yasal problemler değil, itibarı da kötüye kullanıyorlar. Vekil, bir şeye sahip olan değil, sahip kişinin yerine hizmet sunandır. Kısacası Amerikan Üniversitesi aleyhinde dava açmamız için birçok sebep vardı.

-Babanızın vefatından sonra insanların Necib Mahfuz ailesine olan davranışlarının değişmesi sizi üzüyor mu?

Hayır Allah’a şükür üzülmüyorum. Tanıdıklarım ve arkadaşlarım yanımda ve onlardan memnunum. Bana sadece babamın hayatta olduğu sürede yaklaşıp o vefat ettiğinde benimle ilişkiyi kesen insanları kaybetmek benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. Zaten böyle ilişkileri sevmiyorum.

-Aslında Amerikan Üniversitesi gibi kurumların anlaşma üsluplarındaki değişiklikten bahsediyordum.

Bu konuda Amerikan Üniversitesi maalesef başka insanları da kızdırdı. ‘Akhbar Al-Adab’ gazetesinde okuduğuma göre yazar Baha Taher hakkında da şikayet var. Babamın Nobel almasında herhangi bir faydaları olmamasına rağmen onların bizi sömürge olarak gördüklerini hissediyorum. Zaten Amerikan Üniversitesi ile işbirliği yapmadan önce babamın çalışmalarını ilgili komite tercüme etmişti, bununla birlikte çalışmaları büyük yayıncılara gönderen de biziz. Ben Amerikan Üniversitesinde okudum, tarihlerini çok iyi biliyorum. Sanki bize lütufta bulunmuş gibi davranmaları doğru değil. Gösterdikleri çabaların karşılığını zaten aldılar. Ortada karşılıklı bir çıkar vardı bu yüzden bize üstünlük taslamalarına gerek yok. Rahmetli kız kardeşim Faten de onların kötü muamelesinden rahatsız olmakta haklıydı.

-Necib Mahfuz ile ilgili gelecek başka projeler de var mı?

Henüz herhangi bir proje yok.

-Gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz yok mu?

Dediğim gibi Necib Mahfuz’un da yabancı yazar ve edebiyatçılar gibi tanınması için biyografisinin okullardaki derslere dâhil olmasını çok isterim. Bir de hayatında birçok haksızlığa uğradığını ve hakkında doğru olmayan söylentilerin yayıldığının bilinmesini istiyorum. Onu iyi tanımak ve hakkında doğru bilgilere ulaşmak için de onun yazdıklarını okumak, üslubunu ve kullandığı simgeleri anlamak gerekiyor. Fakat ne yazık ki ona suikast düzenleyenlerden biri bile onun kitaplarını okumamıştı. Zaten tüm bu yaşananlar kimsenin onun hakkında bir şey bilmemesinden kaynaklanıyor. Farazi kelimeler gerçeklerinin yerini alıyor.

-Sizce Necib Mahfuz’un itibarı nasıl yeniden kazandırılabilir?

Okullarda büyük edebiyatçıları nasıl öğreniyorsak Necib Mahfuz’u da bu şekilde öğreterek ona itibarını yeniden kazandırabiliriz. Umarım böyle bir şey sadece babam için  değil diğer yazarlar için de gerçekleşir. Çünkü okullardakiler, normal okuyuculara göre okuduklarında daha fazla derinleşiyorlar. Fakat kendimizi sadece üniversite ile sınırlarsak konu da sınırlı kalacaktır.

-Sinemanın zaman zaman Mahfuz’un çalışmalarını tahrip ettiğini veya onun fikirlerinde değişiklikler yaptığını düşünüyor musunuz?

Babam sinemada gösterilecek eserlerinin senaryo yazmalarına katılıyordu. Bu yüzden sinemanın ticari kaygılarının olduğunu çok iyi biliyor. Bu konuda şöyle söylemişti: “Çalışmalarımı yargılamak isteyen bir kimse, filmleri izleyerek değil romanlarımı okuyarak yargılasın”. Bu söylediği gerçekten doğru. Çünkü sinemanın doğası gereği senaryo yazımında birtakım değişiklikler yapılıyor. Romanlar ise orijinaldir, gerçek yazarın ürünüdür.

-Peki Necib Mahfuz’un, romanlarına yakın gördüğü en önemli sinema eserleri hangileriydi?

Bunu ona hiç sormamıştım fakat aslına uygun yapılmamış birçok sinema eseri var. Bir keresinde, önceden yazılarını yazdığı odada birinden gelen bir mektubu okuyorduk. Mektupta şöyle yazıyordu: “Dansçıların hizmetkarı olan sen, nasıl ahlak hakkında konuşursun?”. Bunun üzerine babam güldü. Belli ki mektubu gönderen kişi dansçıların çok fazla rol aldığı Üçleme filmlerinden etkilenmişti. Bu filmleri izleyen bazıları da babamın kadınları aşağı gördüğünü düşünmüştü. Bu elbette ki haksız bir bakış açısıydı ve gerçeği yansıtmıyordu. Çünkü zaten filmlerde gösterilenler romanlarında yazdıklarını yansıtmıyordu.

-Mahfuz, Üçleme’nin ekranlarda gösterilmesinin ardından itirazda bulundu mu?

Yönetmen Hassan Al Imam’ı seviyordu. Ona itiraz ettiğini düşünmüyorum.

-Peki eserlerini sinemada izlemek için size eşlik eder miydi?

Onu hatırlamıyorum ama yabancı film izlemek için sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum.

-Demokrat bir baba mıydı yoksa Üçleme’de yer verdiği Bay C’nin kişiliğine mi yakındı?

Babam Üçleme’yi yazdığında Bay C’nin onun babası olduğunu iddia edenler olmuştu. Fakat babam, roman sanatının gerçeğe dayanmadığını ancak hayal gücünün karakterlerin sanatsal donuşlarında rol oynadığını söylemişti. Yani o, romanlarında hayatındaki kişilerin aynılarını yazmıyordu, bu yüzden Bay C de evindeki kişilerden biri değildi. Babamı ve hayatını yargılayanlar, babamın kişiliği, babalığı ve bize nasıl yaklaştığı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Çok şefkatli bir babaydı. Annem kızgın olduğu zamanlarda ona “Onları şımartan sensin” derdi çünkü bize karşı çok nazik ve hassastı. Kendi yolundan yürümemiz için bize yazmayı öğretmeyi çok istiyordu. Yani babamın Bay C’nin karakterinde olduğunu düşünmek mümkün değil.

-Necib Mahfuz’un kızları hakkındaki isteği gerçekleşti mi?

Ben Amerikan Üniversitesi’nde medya okudum ve halkla ilişkiler dalında uzmanlaştım. Kız kardeşim Faten ise işletme okudu. Amerikan Üniversitesi’ne girmeden önce Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngilizce Bölümü’nden de kabul almıştım. Aslında babam orada okumamı tercih ederdi fakat ben Amerikan Üniversitesi’nde okumaya karar verdim. Kendi isteği konusunda bize baskı yapmaz, bizi seçimlerimizde hür bırakırdı.

-Peki Mahfuz’un kızlarının evlenmemelerinin sırrı nedir?

Açıkçası özel konular hakkında konuşmayı sevmiyorum.

-İsteğinize saygı duyuyorum fakat Necib Mahfuz’un küresel bir şahsiyet olması sebebiyle onun ve ailesinin hayatı hakkındaki ayrıntıları bilmek, sevenleri için önemli değil midir?

Her şey nasip kısmet olduğu gibi, evlilik de öyle. Bunu söylemek beni üzüyor ama babamın etrafındaki kişilerden hayatımıza zarar verenler oldu. Hakkımızda gerçek olmayan söylentiler çıkardılar ve bunlar bize gerçekten çok zarar verdi.

-Haksızlığa mı uğradınız?

Çıkar meselesiydi. Düşünce tarzımızı bildikleri halde bize yaklaşmaya çalışanlar daha sonra ise bize haksızlık ettiler. Babam hayattayken evine girenler vefatından sonra kızları hakkında ileri geri konuşmaktan çekinmediler. Hatta bilmedikleri konular hakkında bile konuştular. Garip olan şu ki diğer insanlar da dedikoduları tekrarlayıp duran bu kişilere sorgusuz sualsiz inandılar. Ne yazık ki insanlar olumsuzluklara karşı daha duyarlı.

-Babanızın şöhreti size fayda mı sağladı zarar mı verdi?

Babamın şöhretiyle ya da Nobel Ödülü alması beni pek etkilemedi. Aracı veya başka bir şey olmadan bir Amerikan şirketinde çalışıyordum sadece.

-Psikolojik etkiden bahsediyorum. Çünkü bazen babanın şöhreti çocuklarına ağır gelebiliyor. Böyle bir şey hissettiniz mi?

Açıkçası Mahfuz ailesi olarak toplumdan uzaktaydık ve bu uzaklık hoşumuza gidiyordu. Fakat son zamanlarda medyada görünmek zorunda kaldım ve bu bana çok zor geldi. Bu yüzden toplantılarım sınırlı oluyor. Televizyona çıktığımda ise toplantının kaydedilmesini istemeliyim fakat bunlara hala alışamadım.

-Babanız konuklarla evde buluşur muydu?

Babamın yakın arkadaşlarını evde görürdük. Onlardan Servet amca ve Tevfik el-Hakim’i hatırlıyorum. Evimize gelirlerdi, biz de onları çok severdik. Öğrencileri ise evimize pek gelmezdi, bu yüzden onları pek tanımazdık. Onlarla daha çok kafe gibi halka açık yerlerde buluşurdu.

-Necib Mahfuz’un yokluğunda en çok neyi özlüyorsunuz?

Ondan öğrendiğim tüm güzel şeyleri özlüyorum. İnsan ilişkilerinde kusursuzdu, ben de bunu ondan öğreniyordum. Şuan biriyle herhangi bir sorun yaşadığımda kendimi ‘babam olsaydı bu durumda nasıl davranırdı’ diye düşünürken buluyorum. Ahlak, tevazu, hoşgörü ve insan ilişkileri konusunda oldukça iyi bir örnekti.

-Vefatından önce size özel bir vasiyette bulunmuş muydu?

Vasiyet değil fakat hayattaki arzusu bizim onun yolunu devam ettirmemiz ya da kızlarından birinin edibe olmasıydı. Bunun için çocukluğumuzdan beri bizimle çok uğraştı. Okuldayken bize yazmayı öğretmeyi çok istedi ancak biz kızları bu arzusunu gerçekleştiremedik ve kendimize farklı yollar seçtik.

-Son olarak, Necib Mahfuz’un bir sonraki yıldönümünde neyi gerçekleştirmek istersiniz?

Onun ve arkadaşlarının itibarlarını yeniden kazanmalarını gerçekten çok isterim. Müzede, babamın yakınları olan Ezilenler grubuna ayrılmış bir yer bulduğumda hissettiğim buydu. Babam ve ailesiyle ilgili bir şeyleri düzelttiğimde ve netleştirdiğimde kendimi gerçekten rahatlamış hissediyorum.

Editörün Seçimi

Multimedya