Üç vakte kadar

Üç vakte kadar

Çarşamba, 18 Eylül, 2019 - 07:00
Stalingrad bataklığına saplanan Alman ordusunun ilerleyişi mutlak bir ricata dönmüştü. Sovyet ordusu Alman ordusunu önüne katmış batıya doğru ilerlerken Hitler tek bir hesaba güvenmekteydi. Batı’nın ve batılı hayatın en büyük düşmanı olan Sovyetler’in önünde en büyük set Nazi Almanyası idi ve Hitler, Amerika’nın bu setin yıkılmasına razı gelmeyeceğini düşünmekteydi. Amerika ile bir şekilde anlaşır, icabında Fransa’dan da çekilir, ancak “insanlığın düşmanı” olan Stalin’in çekirge sürüsünün batıya ilerleyişini durdururdu. Olmadı. Hitler gibi bir canavar, Stalin gibi bir canavarı vitrine çıkartarak paçayı yırtacağını düşündü, ancak tablo çoktan netleşmişti. Hitler, yok edilmesi üzerine herkesin ittifak ettiği Avrupa’nın göbeğinde bir canavardı. Stalin’in Asya’nın steplerinde ne yaptığı, kimi katlettiği, Gulaklar’da kimlere zulmettiği kimsenin umurunda değildi. Zira Hitler, ordusu Paris’i işgal etmiş olan adamdı. Göze batıyordu. Kendisiyle anlaşmak, muahede etmek, rejimini sürdürmesini sağlamak mevzubahis değildi. Hitler de rejimi de tarih sahnesinden silinmeliydi, öyle de oldu. Oysa Hitler daha müsbet bir imaja sahip olduğunu düşünüyordu. Bir kere müttefik bulmakta zorlanmıyordu. Balkan topraklarında ordusuna asker kazanmış, Rusya’nın içlerine doğru ilerlerken Ukrayna halkının desteğini almayı başarmıştı. Ne de olsa Ukrayna halkı 1932 yılında Holodomor katliamına uğramıştı. Ukraynalılar Stalin’in gadrine uğramış olmak sebebiyle Hitler’e destek vermişti. Ayrıca işgal ettiği ülkelerde kendisine yandaşlar bulmak konusunda da oldukça mahir bir adamdı Hitler. Fransa’da, Hollanda’da, Norveç’te.. Elbette enternasyonalist emelleri olan Sovyetler’e kaşı kıta içinde yeni müttefikler bulabileceğini ve bu müttefiklerin zalim rejimini ayakta tutacağını düşlemişti Führer. Sovyet yayılmacılığını o durdurmayacaktı da kim bunu başarabilecekti ki? Unuttuğu şey şuydu: Dünyanın geri kalanı, Hitler’in hem Alman halkını hem de dünyayı felakete sürükleyen bir canavar olduğunu düşünüyordu. Hedefe bu kadar kilitlenmiş bir yığın nasıl o hedeften geri döndürülebilirdi ki? Neticede Bunker hem Hitler’e hem Eva’ya hem de o kanlı rejime mezar oldu. Dayansın ehl-i kubur

Havanda su dövmek 

Suriye sorununa gerçek ve kalıcı bir çözüm talep eden Türkiye diplomasi masasında sürekli olarak umut ışığı arıyor. Bunu uzun uzadıya ispat etme zaruretimiz yok. Zira şimdiye kadar Erdoğan’ın bizzat inisiyatif alarak tertip edilmesine öncülük ettiği Suriye zirvelerinin şekil ve mahiyet itibariyle birbirinden farklılıkları bu durumu ortaya koyuyor. Buna ek olarak herkes, Fırat’ın doğusu ve batısı şeklinde iki gündemi olan Türkiye’nin Suriye sorunu hakkında söyleyeceklerini dinlemeyi istiyor. Türkiye, Suriye sorununu çözmek noktasında onlarca motivasyona sahip. Bunların en önemlisi hiç şüphesiz ülkemizde yaşayan ve sayıları dört milyona yaklaşan Suriyeli mültecinin varlığı. İlaveten güney sınırımızın güvenliği de ayrı ve önemli bir başlık. Hal böyle iken Türkiye havanda su dövmeden, pragmatik çözümlere ulaşılabilecek adımların atılmasını talep ediyor. Gelgelelim bu noktada en büyük bahtsızlığımız, Suriye denklemi söz konusu olduğunda İran gibi imkansızlıklar menbaı bir devletin aktörlerden birisi olması. İran diplomasisi uzun yıllardır boş retorikler ile muhataplarını oyalamak ve her sorunu çözümsüzlüğe itmek konusunda uzmanlaşmış personel ile dolu. Bu bakımdan çözüm arayan bir sorunun sahip olacağı bahtsızlıkların en büyüğü, İran’ın mezkur sorunun bir parçası olması olacaktır. Bu durumun en tipik örneklerinden birisi, geçtiğimiz günlerde düzenlenen Ankara Zirvesi’nde, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından ortaya kondu. Dünya gözünü Erdoğan, Putin ve Ruhani üçlüsünün yaptığı görüşmeye dikmişken, Ruhani’nin yapmış olduğu açıklamalar “Bu zirve niye tertip edildi?” diye sordurur cinstendi. Ruhani İran’ın pozisyonunu ortaya koyarken aslında hiç bir şey söylemedi. Ruhani’ye göre Suriye’de tesis edilecek olan barışın ve huzurun yegane kaynağı Suriye halkının tercihleri olmalıymış. İran lideri hepimizi hayrette bırakır şekilde, önümüzdeki yıl yapılacak bir referandum ile Suriye halkının ülkelerinin istikbali hakkında bizzat karar vermelerinin teminini önerdi. Elbette Ruhani de, referandumda oy kullanmasını temin edeceğimiz çoğunlukta bir Suriyeli nüfusun ülkede yaşamadığını en az bizim kadar bilmekte. Yurt dışında mülteci olarak yaşayan Suriyeli sayısı on bir milyonu aşmış durumda. Bu Suriye nüfusunun neredeyse yarısı demek. Hal böyleyken İran Cumhurbaşkanı, gözümüze baka baka referandumun çare olacağı önerisini ortaya atıyor. Anlaşılmaz şey değil, zira İran açısından Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’in de dahil olduğu ön müdafaa hattını tahkim ettiği en önemli ön karakol. Bu sebeple Suriye’de devam edecek her türlü kargaşa İran’ın işine geliyor. Rusya bu bakımdan İran’a nazaran çok daha anlaşılabilir ve anlaşmaya varılabilir olan taraf. Putin’in mesajı açık: “Fırat’ın batısında benim çıkarlarım var. Askeri, stratejik ve ekonomik bu çıkarlarıma dokunan babam olsa tanımam. Siz aranızdaki mezhep sorunlarıyla uğraşın durun”. Bunu anlatırken Putin Kur’an-ı Kerim’den ayet bile okuyor.

Ruhani’nin savunduğu tezlerin şüphesiz en önemlilerinden birisi de Beşşar Esad hakkındaydı. Hazret, Suriye savaşı başlayalı sekiz sene olduğunu, Beşşar’ın gitmesi söz konusu olsaydı şimdiye kadar defaatle gideceğini, ancak görüleceği üzere Beşşar’ın koltuğunda sapa sağlam oturduğunu dile getirdi. Bu tezi savunurken Beşşar müdafilerinin uzun süredir ortaya koyduğu bir argüman var ki, o da Beşşarsız bir Suriye’nin ya davulcuya ya zurnacıya kaçacağı. Algı o ki, Beşşar bir şekilde iktidardan uzaklaşırsa, yahut babasının tesis ettiği ve Beşşar’ın eline yüzüne bulaştırarak da olsa sürdürdüğü Baas rejimi çökerse ortalık teröristlere kalacak. Bu mesaj batıya DEAŞ üzerinden verilirken, ulusalcılarımız üzerinden Türk kamuoyuna da PYD-YPG argümanını kullanarak veriliyor. Gün sonunda Suriye’deki PYD varlığı Beşşar’ın da başa çıkamayacağı boyutlara ulaştı. Türkiye’nin tezi ise açık: PYD dediğin eşkıya sürüsünü Mehmetçiğin önüne katıp kovalamak işten değil. İş ki Amerika besleyip de semirttiği bu teröristlerin velayetini dava etmesin. Türkiye’yi Beşşar’ın varlığına razı etme yolunda ortaya konan argümanlardan birisi de doğal olarak bu oluyor. Amerika’nın “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmek maksadıyla Suriye’yi böleceğini öneren bu görüşe göre Beşşar’ı desteklemek aynı zamanda Amerikan Emperyalizmi’ne ve bu emperyalizmin doyumsuzluğuna atılmış bir tokat olacak. O ki her terör örgütünün ipinin nihai olarak varacağı noktadır. Ha DEAŞ, YPG demişsin ha Amerika. Aslına bakarsanız Türk insanı için oldukça tatmin edici bir argüman. Aynı borazan Avrupa’da da, Beşşar giderse Erdoğan Türkiyesi’nin Suriye’yi işgal edeceği tezviratını yayıyor. Avrupalı için Türk’ten ve Erdoğan’dan nefret etmek kadar basit bir hadise yok. Velev ki Suriye’de olsun.

Düşmanlarını gelmekte olan Stalin ile korkutup, temadi etmeye çalışan Hitler rolünü oynamak Beşşar’ı ancak Hitlerce bir sona sürükleyecek. Tüm dünya bir zamanlar nasıl Hitlerin bir canavar olduğu konusunda ittifak ettiyse, günümüzde de Beşşar’ın bir canavar olduğuna dair benzer bir kanaat müşterekliği tesis etmiş durumda. Stalin tehdidi nasıl Hitler’i kurtarmadıysa, Terör, Amerika ve İsrail tehditleri de Beşşar’ı kurtarmayacak.

Zira mukarrer hakikat şudur: Zulmüne dünyanın şahitlik ettiği adamı en güçlü siyasal argümanlar da kurtarmaya yetmez. Şimdilik Hitler örneği ile yetinelim, üç vakte kadar Beşşar örneği de bu duruma misal teşkil edecek. Beşşar da Baas rejimi de yıkılıp gidecek ve dünya daha güzel bir yer olmasa dahi, bir zalimden daha kurtulmuş olacak! Üç vakte kadar...

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya