​Araplar bölgesel güç olmak için 'Koalisyon' kurmalı

​Araplar bölgesel güç olmak için 'Koalisyon' kurmalı

Perşembe, 12 Eylül, 2019 - 13:45
Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 4 Haziran 2009 tarihinde Kahire Üniversitesi’nde Arapları sevindirdiği o meşhur konuşmasına sadece birkaç gün sadık kalabildi.

Obama çok geçmeden Humeynici İran'ın Ortadoğu'da bölgesel bir güç olduğunu ve stratejik olarak muhatap alınabileceğini söylemişti. Böylece Kahire'de söylediklerinin tam tersi hareket etmişti.

İranlı yetkililerin ‘takıyyeci’ olduklarını ve kalplerinde olmayanı söylediklerini bilmiyordu tabi. Bu gerçeklik, Safevi döneminden İran devrimine ve bugüne kadar aralıksız sürdü.

Kuvvetle muhtemel ki ABD ve başta Fransa olmak üzere Avrupalı ülkelerin çoğu, halen bu izlenime sahip.

Veliyy-i Fakih Devleti de Suriye'deki nüfuzu bakımından Rusya, Türkiye ve İsrail’in yanında bölgesel bir güç olarak konumunu pekiştirmek için Batı dünyasına şirin gözüküyor.

Nitekim Rusya’nın Tel Aviv Büyükelçisi Anatoly Viktorov, birkaç hafta önce yaptığı bir basın açıklamasında İran’ın İsrail Devleti’ni yıkmak istemediğini açıklayarak, “Ben buna eminim” demişti. Doğru da dediği gibi zaten!

Bu kanaat, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin tehditlerine rağmen sözde Arap (Basra) Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Babu'l-Mendeb krizlerinde, İran’ın Türkiye, Rusya ve İsrail’in yanı sıra etkin bir bölgesel güç olarak konumunu pekiştiren siyasi birkaç ‘iyileştirmeden’ fazlasını istememesiyle de ispatlanıyor.

Yoksa  üst düzey ABD'li yetkililerin, sahne arkasında Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de dahil olmak üzere ‘Veliyy-i Fakih’ devletinin sembol isimleri ile iletişim kanallarını kullanmaya devam etmesinin ne anlamı var?!

Suriye krizinin ciddileşmesinden sonra Astana grubu, zaman içerisinde Rusya, Türkiye ve İran’ı, yani bu grubu içine alacak şekilde bölgesel ve uluslararası bir karaktere bürünen bu kriz için etkin ve temel bir karar sahibi haline geldi. Bu gerçek, o kadar ayan beyan ki fazla delil sunmaya ihtiyaç duymaz.

Öteyandan İsrail, askerî, siyasi ve güvenlik açısından Suriye krizi ile ilgili her şeyde sadece Lübnan ve Suriye’de değil tüm Ortadoğu’da daha önce hiç olmadığı kadar etkin bir hale geldiğini kanıtladı.

22 Haziran’da İsrail’de oldukça önemli bir toplantı gerçekleştiren ve yakın bir zamanda yine aynı yerde daha önemli başka bir toplantı yapması beklenen Rusya-ABD-İsrail grubu da var.

Bu noktada göze çarpan şeylerden biri de şu: ABD ile İran arasındaki anlaşmazlığı giderme ve Beyaz Saray ile Veliyy-i Fakih Havzası arasındaki tüm yolları güvenli hale getirme görevini Avrupalılar ve ‘diğerlerine’ vekaleten Emmanuel Macron Fransa’sı üstlendi.

Doğrusu bu alanda başarı hiç de ihtimal dışı değil. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in mekik dokuyan ziyaretleri, yakın zamanda sadece ilgili birçok Arap ülkesini değil, tüm Arapları da ilgilendirecek ciddi sürprizlere yol açabilir.

Bu noktada dikkate almak gerekebilir ki ABD ve beraberinde çoğu Avrupa ülkesi, İran’ın askeri, siyasi, güvenlik ve mezhep boyutlarında Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’den çıkması gerekliliğini, onu Rusya ve Türkiye gibi bölgesel bir güç saymanın şartı olarak öne sürmedi.

Öyle ya İran, bu bölgede tüm bu egemenliğin sahibi ve Astana forumunun aslî bir üyesi olup bir Ortadoğu devleti olarak İsrail’in varlığını kabul ediyor.

Bilindiği üzere İran, 8 yıllık Irak-İran Savaşı süresince İsraillilerden askeri destek ve silah aldı.

Bunlar işin gerçekleri. Şunu da hesaba katmalı ki Rusya, 50’li yılların sonlarında Suriye kapısından bölgesel bir devlet olarak Ortadoğu kulübüne dahil oldu.

Rusya'nın bir Ortadoğu gücü haline gelmesi, Sovyetler döneminde başta Suriye olmak üzere birçok Arap ülkesine sunduğu askerî destek ve silah ile pekişti. Bu bağlamda belki de en önemlisi, Moskova’nın İsrail’i iki milyondan fazla Rus’un yaşamasından ötürü ‘bir Rus devleti’ olarak görmesidir.

İşgal edilmiş Filistin topraklarını yurt edinen Yahudilerin çoğu, esasında Sovyetler Birliği’nin başında, bir kısmı da bundan önce yani Çarlık döneminde geldi. Bu dönemde Osmanlı Türkiyesi, Şam bölgesinin tamamı da dahil olmak üzere Arap topraklarının çoğunu elinde bulunduruyordu.

Bu bağlamda Arap dünyasında, bölgesel ve uluslararası düzlemde etkinlik sahibi olan Suudi Arabistan'nın liderliğinde bir "Arap Koalisyonu" kurulmalı ve bu koalisyon Ürdün, Fas, Mısır, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve BAE’yi içererek Siyonist düşman devletine karşı çıkmak üzere bölgesel bir güç olmalı.

Elbette bu koalisyon İran ile de yüzleşmeli. Zira kendisi, Irak, Suriye ve Lübnan olmak üzere 3 Arap ülkesini işgal ediyor ve ‘Husiler’ onlara bağlı askerî milislerden yalnızca biri.

İran ayrıca, hepsi olmasa da Afrika ve Asya kıtasında yer alan Arap ülkelerinin çoğunun içişlerine de müdahale ediyor. 

İran’ın kardeş bir İslam ülkesi olarak Araplar ve Arap ülkeleri ile ilişkilerinin karşılıklı saygı, ortak çıkarlar ve güvenliğe dayalı olması beklenir. Ancak gerçek maalesef ki bu şekilde değil. Bu devlet hem bu dönemde hem Şahlık rejiminde hem de uzak Safevi devrinde Arapları bir millet ve siyasi oluşum olarak hedef almaya devam etti. Bu tavır, doğusu ve batısı ile Arap yurdunun onlar için hayati bir alan olması esasına dayanıyordu. Yalansız birliktelik, iyi komşuluk ve gerçek kardeşlik temeli olması beklenirken İran, ‘mezhep temelli bağlantıları’ da kullanarak Arap dünyasındaki Şii grupları, coğrafi olarak uzak yakın pek çok Arap ülkesinde siyasi egemenlik ve güvenlik nüfuzunun odakları olarak kullanmayı sürdürdü.

Sonuç olarak İsrail’in kendisini tüm Ortadoğu’da etkili bir bölgesel güç olarak dayatması durumuna bir son vermek gerekiyor. Aynı şekilde İran da bu bölgede bunca çirkin müdahalelerde bulunamamalı, bazı Arap ülkelerindeki işgalci varlığını sürdürememeli ve kardeşlerinden koruma bahanesi ile bazı Arapları siyasi ‘çevresinden’ çıkaramamalı.

Bunun anlamı etkin ve güçlü bir Arap gücünün öne çıkması gerektiğidir.

‘Kardeş’ Körfez devleti Katar’a gelince onun da yerinin, kardeşlerinin dairesinde ve güvenliğinin de İran veya ‘Erdoğancı’ Türkiye ya da ABD gibi Arap olmayan başka bir odağın ekseninde değil, Arap dünyası ekseninde olduğunu anlaması ve bilmesi lazım.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya