İsrail seçimleri: Daha fazla şiddet mi yoksa ikinci bir İzak Rabin’e doğru mu?

İsrail seçimleri: Daha fazla şiddet mi yoksa ikinci bir İzak Rabin’e doğru mu?

Perşembe, 29 Ağustos, 2019 - 09:45
Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
Filistinliler (Batı Şeria’dakiler, Gazze Şeridi’ndekiler ve 1948 yılından beri işgal altındaki topraklarda yaşayanlar) ve İsrailliler (farklı partilerden, dinlerden ve mezheplerden olanlar) arasında, İsrail seçimlerinin (17 Eylül’deki Knesset seçimleri) kritik olacağı ve İsrail’in seçim sonuçlarına göre yol ayrımında yer alacağı konusunda bir görüş birliği var. Ya ‘Oslo Anlaşmaları’na göre ciddi bir şekilde barış sürecine girilecek, ya da ABD Başkanı Donald Trump’ı takip etmeye ve Yüzyılın Anlaşması’na bağlı kalmaya devam edilecek.

Şimdilik Filistinliler, ilgili Araplar, ABD ve Batılı çevreler, bu seçimleri Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail sağının kazanacağını tahmin ediyor. Diğer İsrail partileri ise -Meretz, demokratik İsrail partisi ve İşçi Partisi’nden ayrılanlar- zayıf ve aralarında birlik yok. Aynı zamanda bu partiler, Donald Trump’a ve Yüzyılın Anlaşması’na güvenen İsrail sağıyla yüzleşmek için bir blok oluşturacak güce de sahip değiller. Öyle ki Yüzyılın Anlaşması, Filistin düzleminde uygulanmak için uzun bir mesafe kat etti. Yüzyılın Anlaşması’ndaki en tehlikeli madde de Kudüs’ü İsrail’in ebedi başkenti olarak kabul eden maddedir.

Unutmamalıyız ki ‘48 Arapları’ olarak isimlendirilenlerin bu defa da önceki seçimlerde oynadıkları aynı rolü oynayacaklarına dair bir düşünce mevcut. 48 Arapları, İsrail eski Başbakanı İzak Rabin’in barışçıl eğilimlere sahip bir İsrail hükümeti oluşturmasını sağladı. Şöyle ki bu hükümet, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile Oslo Anlaşmaları’nı imzaladı. Bağımsız Filistin devletinin kurulmasına yönelik büyük bir adım sayılan ulusal yönetim oluştu.

İzak Rabin, Filistinlilerle barış sürecini kutlama festivaline başkanlık ederken, İsrailli bir radikal tarafından öldürülmeseydi; bu hedef, uzun bir süre önce yani 1990’ların başlarında gerçekleşebilirdi. Bu olaydan sonra İsrail’in yönetimi, başta Ariel Şaron olmak üzere daha radikal İsraillilerin eline geçti. Binyamin Netanyahu, 1996 yılında başbakan olduktan sonra, bu yönde temel dönüşümler meydana geldi. Netanyahu, 1999 yılında Ehud Barak karşısında yenilmesinin ardından, çok geçmeden yeniden başbakan oldu ve günümüze kadar başbakan olarak görevine devam etmektedir.

Yaklaşık 70 yıl önce sayıları yarım milyona ulaşmayan ancak şu an 2 milyona yaklaşan ‘48 Arapları’nın Knesset’te sayısal üstünlüğü sağlama noktasında 1994 yılında oynadıkları aynı rolü oynayacaklarına yönelik bir düşünce var. Knesset’teki o üstünlük, İzak Rabin’in FKÖ ile meşhur Oslo Anlaşmaları’nı imzalayan İsrail hükümetinin kurulmasını sağladı.

‘48 Arapları’nın partileri, girişimlerin –ki Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın Arap partilerinin liderlerine yaptığı manevi baskı en önemli girişim sayılmaktadır- ardından bir koalisyon çatısı altında toplandı. Eymen Avde liderliğindeki Barış ve Eşitlik için Demokrasi Cephesi, Ahmed Tibi liderliğindeki Arap Değişim Hareketi, Mansur Abbas liderliğindeki Ortak Arap Listesi ve Cemal Zahalka liderliğindeki Ulusal Demokratik Topluluk Partisi, bu koalisyona katıldı. Sürpriz bir bozulma meydana gelmezse bu adım, son derece önemli olacak ve Ortak Arap Listesi’nin 1994 yılında İzak Rabin’i başbakanlık görevine getirme noktasında Knesset’te oynadığı aynı rolü oynayacak.

İşin tuhaf yanı şu ki halen herhangi bir İsrail seçimine katılımın gerekli olmadığını düşünenler var. Bazıları, seçimlere katılmanın caiz olmadığını ve seçimlerin Filistin halkı için yasak olması gerektiğini düşünüyor. Açıkçası bu, ‘ileriyi görememek’ demektir. Nüfusu 2 milyona yaklaşan ‘48 Arapları’nın rolü, İzak Rabin’de olduğu gibi tüm İsrail düzleminde etkili olmaya başladı. İsrailli radikaller, o önemli tarihi anda İzak Rabin’e suikast düzenlemeseydi, bugün Filistin gerçeği farklı olurdu. Belki de şu an kurulması istenen Filistin devleti, gerçek olurdu.

Karamsarlar, şunu iyice anlamalı ki pek çok halk, şu an Filistinlilerin geçtiği daha kötü durumlardan geçti. Arapların durumları trajiktir. Pek çok halk, uygun tarihi anı yakalayarak, istediği şeyi gerçekleştirmiştir. Elbette bu, Filistin halkı için de geçerlidir. Fakat ümitsizliğe kapılmamak ve İsraillilerin de sıkıntı yaşadığını anlamak gerekiyor. Ehud Barak’ın iki devletli çözümden (İsrail devletinin yanı sıra Filistin devletinin de kurulması) yana olması, Donald Trump’ın desteğini alan Binyamin Netanyahu’nun -Mao Zedong’un Çin Kurtuluş Savaşı’nda Amerikalı düşmanlarını tanımladığı gibi- kâğıttan bir kaplana dönüşeceği anlamına gelmektedir.

Belki de 1950’li yılların ve daha öncesinin anlayışlarına odaklanan bazı Filistinli kardeşlerimiz, 1967 Savaşı’nda Kudüs işgalinin komutanı olan ve kutsal şehrin surlarına ilerlerken, “Ey Kudüs! İşte geri döndük” sözünü tekrarladığı söylenen General İzak Rabin’in tüm eski anlayışını değiştirdiğinin farkında değil. Zira İzak Rabin, yüksek bir sesle şunu söyledi;

“Filistin halkı bizi tanımadığı sürece tüm dünya bizi tanısa bile bu, tarihi olarak bir yarar sağlamayacaktır.”

Rabin, o tarihi sürece giriş yaptı. FKÖ ve Filistin halkıyla varılan Oslo Anlaşmaları’nı kutlama sevincini yaşarken Rabin, suikasta uğramasaydı; o tarihi süreç, pek çok değişimin önünü açabilirdi.

Edward Said gibi büyük bir entelektüelin, Oslo Anlaşmaları’nı Yaser Arafat tarafından yapılan ‘ulusal bir ihanet’ olarak addetmesi, tuhaf bir durumdur. Yine Oslo Anlaşmaları’na karşı çıkan Arap ve Filistinlilerin, bu anlaşmaları şu an Filistin halkının ödediği ‘siyasi bir hata’ olarak ifade etmesi tuhaftır. Onlar, Oslo Anlaşmaları’nı imzaladığından dolayı bunun İzak Rabin’in hayatına mal olduğunu gördükleri halde böyle söylüyorlar.

Hiç şüphesiz içlerinden bazılarının iyi niyet sahibi olduğu bu kimseler, ‘Rabin ve daha sonra da Arafat, suikasta uğramamış olsaydı; belki de 4 Haziran 1967 sınırlarına göre başkenti Doğu Kudüs olan bu devletin kurulmasına yönelik ciddi bir eğilim olurdu’ tezini göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

Oslo olmasaydı; bu kadar Filistinli, vatanına geri dönemezdi. Oslo olmasaydı; Batı Şeria ve Gazze Şeridi,  uluslararası toplum tarafından işgal altındaki Filistin devleti olarak tanınmazdı. Oslo olmasaydı; ülkesinde kalan herkes, dünyanın farklı yerlerine göç ederdi ve arzulanan Filistin devletinin gerçekleşmesine yönelik umut, nihai bir şekilde yok olurdu.

Bu doğru ve etkili stratejiyi sürdürmek gerekiyor. Trump’ın kötü tutumlarına rağmen bu etkin uluslararası sempatiyi muhafaza etmek zorunludur. Özellikle bu önemli ve kritik tarihi dönemde uluslararası sempatiyi dikkate almak ve bu sempatiye tutunmak gerekiyor.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya