Taif’ten güzel kokulu bir gül

Taif’ten güzel kokulu bir gül

Pazar, 25 Ağustos, 2019 - 12:30
İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman o kısa cümlesini “1979 sonrasına dönmeyeceğiz” söylediğinde sanırım Suudi Arabistan’ı iyi tanımayan birçok kişi, bu cümlenin boyutlarını tam olarak anlamadı.

1977 sonbaharından 1978 sonbaharına kadar Suudi Arabistan’da yaşadım ve doğu bölgesinde çalıştım. Bu bölgeyi ve halkını çok sevdim. Daha sonra 1979 yılının başından ortalarına kadar da batı bölgesinde yaşadım ve çalıştım. Bu güzel deneyim “devrim” adıyla bilinen günlerde bir kez daha tekrarlandı.

Bunun ardından “Şarkul Avsat” gazetesinin kadrosuna katıldım ve 30 yıldan fazla bir süre boyunca Suudi Arabistan toplumu ile ilgili haberleri takip ettim, dostlar, haberciler ve Suudi Arabistan ile ilişkisi olan iş adamları ve düşünürler ile yakın temaslarda bulundum. Bu noktada şunu itiraf etmeliyim ki; bugün Sahve (Uyanış) olarak adlandırılan bu dönem boyunca Suudi Arabistan’daki sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeleri coğrafi sadece coğrafi olarak uzaktan takip ettim.

Bu dönem, 1977 yılından bu yana Riyad’ı ilk kez ziyaret ettiğim 2013 yılında sona erdi. Bir sonraki yıl ise Cidde ve Medine-i Münevvere’yi ziyaret ettim. O günden bugüne Suudi Arabistan’ı birçok kez ziyaret ettim ve sonuncusu da 2 hafta önce Taif ve Cidde şehirlerine gerçekleştirdiğim ziyaretti.

Suudi Arabistan’ın yaşadığı Sahve deneyimine değinmeyeceğim. Bunun birinci nedeni; kendisini doğrudan yaşamamış ve tanıklık etmemiş olmamdır. İkincisi ise; “Humeyni devriminin ihraç edilmesi” politikası ile zehirlenmiş olan bölgesel iklimde, Suudi Arabistan vatandaşlarının, Sahve’nin sosyal olgularını ve kültürel etkilerini –benden daha iyi- analiz etmeye yetecek farkındalık ve olgunluğa sahip olduğunu düşünmemdir. Bu “devrim”in taşıdığı düşmanlık ve çarpıklığı, birlikte yaşama ve diğerine açık olmaktan ne kadar uzak olduğunu, iyi komşuluk ilişkilerini nasıl tehdit ettiğini herkes çok iyi bildiği için açıklamaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Humeyni “dalganın” genelleştirdiği bu ortamın; hem Ortadoğu hem de dünyanın tamamında siyasi önceliklerin yeniden belirlenmesine tanıklık eden bir süre zarfında benzer bir temele dayanan aksi tepkiler doğurması kaçınılmazdı.

Ortadoğu’da Arap dünyası, Camp David ve Lübnan iç savaşının etkisi altında yaşıyordu. İslam dünyası, Kızıl Ordu’nun Afganistan’da nasıl kan kaybettiğini takip ediyordu. Dünya ise; yaklaşık 10 yıl içerisinde Sovyetler Birliği’ni tamamen ortadan kaldırmaya hazırlık olarak kendisini kuşatmak için ABD’de Reagan’ın, Avrupa’da Thatcher’ın yapmış olduğu işbirliğine tanık oluyordu.

Uluslararası durumun sonuçlarını tek bir tarafa yüklemek elbette mümkün değil ama olumsuz sonuçlar çok geçmeden ortaya çıkmaya başladı ve 11 Eylül 2001 saldırıları ile uçurumun kenarına ulaştı. Bu dönüm noktasında dünya, tek kutuplu yeni bir denklemin içine girdi. Bu bölgenin işgali, şu bölgede görülen iç savaş ortasında temel önermeler yıkıldı ve bakış açıları değişti. İttifaklar sarsıldı ve ideolojik alternatiflerin zayıflığı ortaya çıktı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının şokunu tedavi yöntemleri de iflas etti. Komünizmi ortadan kaldırma dalgasından yararlanarak yükselen dini alternatif de “küreselleşme” cininin ilerleyişine karşı milliyetçi, ırkçı ve ulusalcıların yeniden güçlenmesi ile yolun sonuna ulaştı. Göçmenlerin kurduğu devletler bile göç özgürlüğüne karşı çıkmaya başladı.

Arap dünyasında; siyasal İslam kendisini milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm ve askeriliğin karşı karşıya kaldığı benzer  konumlarda buldu. Arap gençleri sorunların, vaatler ve hayaller ile çözülemeyeceğini, dinin aklıcılığa ve yapıcı düşünmeye teşvik eden bir hidayet ve ışık kaynağı yerine çaresiz kalındığında sığınılan ve ona kaçılan bir sığınak olmasının çözüm olmadığının farkına vardı.

Politik gerçekçilik; kalkınma, ekonomik kaynakların çeşitlendirilmesi ve diğerlerin deneyimlerinden  ders alarak kurumların inşa edilmesine duyulan acil ihtiyacın anlaşılmasını gerektirdi. Dünya küresel bir köye dönüşmüş iken belirli bir kültür adasında yaşamakta ısrar etmenin artık mümkün olmadığı anlaşıldı.

Diğer Arap ülkeleri gibi Suudi Arabistan’ın da; bizlere kendi dilini öğrenmeye ve zorluklarına karşı nasıl karşı koyacağımızı bilmeye zorlayan bu dünyada kendisine yatırım yapılmasını bekleyen zengin bir gençlik, ekonomik ve medeni enerjisi var. Bu yatırım gerçekten de doğal durumumuza yani 1979 yılı öncesine dönmemizi sağlayacaktır.

Dün, katılmaktan memnuniyet duyduğum farklı etkinlikleri ile“Taif mevsimi”nin ardından Taif şehrinden; Riyad’ı son ziyaretimde hissetiklerimi, Medine-i Münevvere’de ve genel olarak Suudi Arabistan’ın tamamında tanık olduğum duyguyu güçlendiren bir duygu ile döndüm.

Yaptığım her görüşme ve diyalog sırasında, derin bir iyimserlik ve kendine güven duygusu, her şeyi yapabilme gücünü hissettim.

Etkinliklerde farklı alanlarda çalışan ve neredeyse tamamı üniversite mezunu genç kız ve erkekler ile karşılaştım. Mühendislik diplomasına sahip ama ziyaretçilere gönüllü şoförlük yapan bir genç, Taif gezim boyunca bana eşlik etti.

Güller Köyü’nde görev yapan genç kız ve erkekler bir arı kovanı gibi ilham verici bir coşku ve farkındalık ile bir şeyler açıklamaya ve anlatmaya çalışıyorlardı. Son derece zevkli sunumlar ve erkek kadın yoğun ziyaretçi sayısı sağlıklı bir sosyal etkileşimin ve geleceğe duyulan inancın bir kanıtı gibiydi.

Veliaht Prens Deve Yarışları Festivali’nin resim galerisinde, ABD’de eğitim görmüş genç bir kız, tablolaların arka planlarını bana etkili ve net bir şekilde açıkladı. Festival alanını gezim sırasında bana eşlik eden genç ise sanki bu onun özel projesiymiş gibi büyük bir coşku ile bana bilgi veriyordu. Teknolojinin gelenek ve kültür ile birleşimi beni çok etkiledi. Soylarını, sahiplerinin kimliklerini ve gerekli tüm bilgileri içeren elektronik çipler aracılığıyla develere ait verilerin belgelenmesi hoşuma gitti. Çünkü bu, yerel olan bu kültürün bugün Avustralya ve bazı Asya ülkelerinin katıldığı uluslararası bir “endüstri”ye dönüşmesi anlamına geliyordu.

Ukaz Panayırı beklediğimden daha parlak olsa da beni çok şaşırtmadı. Burada da ziyaretçilerin ve çalışanların coşkusu dikkatimi çekti. Gerçekleştirdiğim en önemli görüşme ise; organizasyon, tutku ve en ince ayrıntılara dikkat etme konusunda olumlu her şeyi kendinde toplamış genç bir enerji kaynağı olan panayırın genel direktörü ile yaptığım görüşmeydi. Ofisinde beni şu sözlerle karşıladı:”Hoşgeldiniz İyad Bey, herhangi bir iltifattan önce eleştirilerinizi duymak isterim”.

Cidde’de ise sevgili dostlarım ve meslektaşlarım ile buluştum. Bir kadın meslektaşımın kendi özel aracına bindim. Kendine güven her yerde açıkça görülüyordu.

Gördüğüm ve tanık olduğum her şey bana 15 yıl önce Dubai’de duymuş olduğum bir sözü hatırlattı.

Dubai’nin gerçekleştirdiği ilerlemeden etkilenen Körfezli bir dost, BAE yetkilisine bunu nasıl başardıklarını sorduğunda şu karşılığı almıştı:” Hayır kardeşim. Bizler sadece Allah’tan ve korkunun kendisinden korkarız. Biz sadece olumsuzluklardan korktuğumuz için olduğumuz yere sayarak açılımı reddetmiyoruz. Olumsuzlukları yasaların gücü ile ortadan kaldırıyoruz ve korkunun elimizi bağlamasına izin vermiyoruz”.

Taif’te tanık olduğum işte bu güzel yanıtın vücut bulmuş haliydi. Bu, Taif’in güzel kokulu güllerinden yanımda getirdiğin en güzel güldü.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya