​Hastalıklı bir demokrasi, despotizmden daha sağlıklıdır

​Hastalıklı bir demokrasi, despotizmden daha sağlıklıdır

Pazar, 25 Ağustos, 2019 - 09:15
Demokrasinin bugün yaşadığı kriz, halihazırda siyasi düşünceyi en çok meşgul eden konulardan biridir.

Demokrasiyi nasıl kurtarabiliriz? Bazıları tarafından sorulan bir başka soruya karşı bazılarının sorduğu soru budur. Diğer soru ise şudur: Demokrasiyi bitirmek için ne yapmalıyız?

Özellikle neoliberalizmin gölgesinde bu soru; halkın  temsil biçimleri ve formüllerini, popülerizm ve siyasi seçkinlerin bileşimini, sosyal iletişim ve sahte haberlerin etkisini ele almaktadır.

Fakat buna rağmen bugün Hong Kong halkının, demokrasinin sınırlarını genişletmek için yaptıkları gösterileri de unutmamalıyız. Aynı şekilde onlar gibi Rusya’da da birçok kişi şeffaf ve adil seçimler talep ediyor. Nazizmin çöküşünün ardından 20. yüzyılda demokrasinin en büyük zaferlerinden biri olan Berlin Duvarı’nın yıkılışının 30. yıldönümünde bunlar gerçekleşiyor. Buna bir de Güney ile Kuzey Kore arasındaki karşılaştırmayı eklersek, demokrasinin yaşamakta olduğu zorluk ve sıkıntıların farklı, diğer sistemlere üstünlüğünün ise tamamen farklı şeyler olduğunu söyleyebiliriz.

Bu elbette bir teselliden çok çökmesi halinde despotluğun eşlik ettiği hiçlikten başka bir alternafi olmayan demokrasinin çöküş tehlikesinin bir işaretidir.

Tanık olduğumuz ya da hatırladığımız bazı şeyleri şöyle bir hatırımıza getirelim:

1989 yılında Berlin’de duvarın yıkılması bir yönetim ve düşünce biçiminin yıkılışıydı. Doğu Berlin’deki komünist rejim bu duvarı;”Komünizmi kapitalizmin zararlı etkilerinden korumak” için inşa etmişti.

Doğu Almanya’dan birçok kişi, ölüm kendilerini bekleyen en büyük tehlike olmasına rağmen bu “zararlı etkiler”in merkezi olan Batı Almanya’ya kaçtılar. Ellerine duvarı yıkıp bu zararlı etkileri kucaklama, ona ait olma fırsatı geçtiğinde ise bunu coşku ile yaptılar.

Doğu Almanya’da yaşananlar; yaklaşık 10 rejimin düştüğü ve bir o kadar demokrasinin yükseldiği tarihi bir destanın parçasıydı. Yapılan referandumlar, bir yaşam biçimine karşı diğer bir yaşam biçiminin harika bir zaferiydi.

Hong Kong’ta 1 aydan beri yüzbinlerce kişi gösteri yapmakta ve uluslararası havalimanı gibi son derece hayati öneme sahip tesislerde çalışmaları kesintiye uğratmayı başardılar. Pekin’in “yıkıcı” gruplar ve teröristler olarak adlandırdığı, dış güçler tarafından yönlendirildiklerini yinelediği bu kişiler; başlangıçta çocuklarının Çin’de ve onun yasaları ile yargılanmasına karşı gösteri yapıyorlardı. Ama bu karşı çıkış daha sonra genişleyerek tek parti tarafından yönetilen anakara ile ilişkilere de uzandı. İçinde barındırdığı özgürlükler nedeniyle geçmişte İngiltere ile ilişkiye olan duydukları özlem, şu anda Çin ile aralarındaki ulusal ilişkiye olan bağlılıklarından kesinlikle daha güçlü. Bu yüzden birçok kişi, özgürlük taleplerine sadece daha fazla baskı ile karşılık verileceğini düşünüyor.

Kore Yarımadası’nda da 1945 yılındaki bölünmenin ardından 2 farklı hayat tarzı yan yana yaşadı. Kuzey’de sosyalist ve despot bir rejim kurulurken Güney’de ise yine despot ama kapitalist bir rejim kuruldu. Ama 1987 yılında ekonomik kalkınma alanında uzun bir yol kateden Güney Kore, kendisinden 1 yıl önce demokrasiye geçiş yapan Filipinler gibi demokrasiye geçti. 1 yıl sonrada Tayvan onları takip etti. Kuzey Kore ise sosyalist ve mirasçılığa dayalı bir rejim kurdu. Çok geçmeden Esed Suriyesi de onu taklit edecekti. Açlık ve kıtlığa varacak derecede yoksulluk, yönetici aileye tapmak, milyonlarca kişiye dünyadan izole bir mahkumiyer hayatı dayatma, kendi kendine yetme iddiaları, ölmekten başka bir şeyi hak etmeyen bir durumu korumak için elde edilen nükleer silah ile el ele ilerliyor.

Bu ucube ülkeden de birçok kişi kaçıyor. Güney Kore’ye ulaşmayı başaramayan ya da Çin’in Kuzey Kore’ye iade ettikleri kişilerin sonu ise ya “çalışma kampları” ya da idam sehpası.

Karşılaştırma her zaman doğru çıkmıştır:

Demokratik ile despot rejimler arasındaki her sürtüşmede kitleler hep demokrasiyi seçmiştir. Bölgemizde bu tür bir sürtüşme yaşanmasa da her biri diğerinden daha despot, kanlı ve ideolojik 2 diktatörlüğün birbirine komşu olmasına tanık olduk.

1990 yılında birleşmeden önce 2 Yemen’de bu durumdaydı. O dönemde birlik, kendisini Marksist-Leninist olarak adlandıran ve hem kendisini hem de ülkeyi kanlı bir bataklığa sürükleyen Güney’deki rejimin çökmesi ile gerçekleşmişti. Rejimlerinin sistematik ve bilimsel despotluğuna karşılık Kuzey’in amaçsız ve düzensiz despotluğunu daha insaflı gören Güneyliler için Ali Abdullah Salih’in rejimi bile bir umuttu.

Arap dünyasının doğusunda ise saf inanç ile saf imtiyazlara düşkün 2 rejim arasında uzun yıllar yaşayan ve yaşamaya da devam eden demokrasi karşıtı bir ittifaka tanıklık ettik.

Eskiden burjuva olduğu ve sömürgeci devletlerin istila gerekçesi olabileceği için demokrasinin sahte olduğunu söylerlerdi. Başkaları da buna benzer şeyler söyleyip buna bir de demokrasinin farklı özelliklere sahip çevremizde yetişmeyen garip bir bitki olduğunu da eklediler. Bu yalanların ortasında Saddam Hüseyin 1968-2003 yılları boyunca Irak’ı, Hafız Esed ise 1970’ten 2000 yılına kadar Suriye’yi yönetti. Ardından da yönetimi bugün halkının ve ülkesinin enkazı üzerinde hala ülkeyi yöneten oğluna devretti.

Doğrusunu söylemek gerekirse demokrasi hastadır. Bu hastalığına bir de suistimal ve yağma, şiddet ve sömürgecilik ile ağırlaşmış bir tarih eşlik etmektedir. Ayrıca demokrasinin hastanelerden cezaevleri ve meclislere uzanan bir kontrol melanizması ile bireyi ezdiğini düşünenler de vardır. Ancak, bir sonraki bildirime kadar demokrasi, insanlığın ürettiği en iyi rejimdir çünkü kendi kendini eleştirme ve gözden geçirme fırsatı sunmaktadır. Demokrasi; Churchill’e atfedilen ve çokça tekrarlanmaktan bayağılaşan söze göre ise şudur: “Demokrasi, geriye kalanlar hariç en kötü yönetim şeklidir.”

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya