Dini hükümlerin dünyevi değeri

Dini hükümlerin dünyevi değeri

Çarşamba, 21 Ağustos, 2019 - 13:30
Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
Bu yazı; övülmeyi ve yüceltilmeyi hak ettiği tartışılmaz olsa da Endülüslü filozof ve fıkıhçı Ebu Velid İbn-i Rüşd’ü (1126-1198) yüceltmeyi amaçlamamakta.

Yazının amacı; günümüze kadar hala tartışma konusu olan din felsefesi ile ilgili meselelerde İbn Rüşd’ün öncelik sahibi olduğunu açıklamak ile sınırlı.

Bu belki de zihinlerimizin geçmişte ve tartışmalarında hapsolmuş olduğuna dair bir kanıt  olarak kabul edilebilir.

Böyle görülmesi elbette mümkün ama daha güçlü olan kanıtı, İbn Rüşd’ün dehasının zamanının çok ötesinde olduğudur.

İbn Rüşd; fıkıh, felsefe, fizik, mantık ve astronomi gibi farklı bilim alanlarında 100’den fazla kitap yazmıştır. Ancak kitaplarını okuyanların çoğu; hem o dönemde hem de bu dönemde din alimleri arasında egemen olan görüşlere uygun olmadığı için her zaman onları bir kenara bırakma eğiliminde olmuştur.

Bu yazıda kısaca; İbn Rüşd’ün başlatmış olduğu ve günümüze kadar hala dikkatleri çeken tek bir meseleye yer vereceğim. O da dinin geçerliliğini ve meşruiyetini kanıtlamak için dünyevi standartları kullanma meselesidir. İbn Rüşd; şeriat hükümlerinin tamamının mantıklı ve rasyonel bir temel üzerinde yükseldiğini ilk söyleyen kişidir. Ona göre; yaratıcının mükellefiyeti sadece akıllı kimseler ile sınırlaması ardından da onlara aklın kabul etmeyeceği şeyleri emretmesi imkansızdır. Bundan da; insanların akıllarının ahkamların hükmünü, nedenlerini ve uygulanış şekillerini anlama kapasitesine sahip olduğu sonucunu çıkarmaktadır. İnsanlar arasındaki ilişkileri ve işlemleri düzenleyen ahkamlar açısından ise rasyonel olmanın anlamı, akıllı kimseler nezdinde kabul edilecek menfaatleri hedefliyor olmasıdır. Bu da 2 sonuç doğurmaktadır: Birincisi; asıl sebeplerini ya da hedeflediği gerçek menfaatin ne olduğunu bilmediğimiz ahkamlar, bugün ve gelecekte bizim dışımızda yalnızca kendisini bilen kimseler için açık olmayı sürdürecektir. İkincisi; belirli bir din ya da belde halkından akıllı kimselerin kabul ettikleri bazı şeyleri diğerleri kabul etmeyebilir. Ama bu, o hükmün rasyonelliğini ya da mantığını etkilemez. Çünkü bazı şeyler dünyanın bütün akıllıları tarafından mantıklı kabul edilirken diğer bazıları da yerel değerler ya da menfaat kavramının oluşumuna katkıda bulunan ama kabulü belirli bir coğrafi ya da kültürel sınırı aşmayan diğer değerler ile kısıtlanmıştır.

Bu düşünce ise özünde; dini düşüncede bilinen ve neredeyse tartışmaya açık olmayan bir hipotez ile çelişmektedir. Bu hipotez; insan aklının sınırlı olduğu ve bazı şeriat hükümlerini ya da delillerini anlayamayacağı hipotezidir.

Bu düşünce ayrıca haberciler dediğimiz kimselerin tamamı ve onlardan etkilenen bazı köktencilerin benimsedikleri görüş ile de çelişmektedir. Bu görüşe göre; insanların davranışlarında görülen menfaat, fesat, iyilik ya da kötülük ancak toplum tarafından kabul edildiğinde köken ve ilke olarak şerii bir değer kazanabilir. Yani dünya bir sınav ya da neyin doğru ve neyin doğru olmadığını belirleme yeri değildir. Bu grup (ki kendisi geleneksel dini düşüncede genel akımı oluşturmaktadır) dinin ilk amacının; insanları ahirette kurtuluşa ermeleri için Alemlerin Rabbi’ne ibadet ettirmek olduğunu söylemektedir. Onlara göre dünya ise insanın son yurduna ulaşmak için kullandığı bir yoldan ibarettir. Bu nedenle onu kazansak da bir şey kazanmaz, kaybetsek de bir şey kaybetmeyiz.

Buna karşılık İbn Rüşd; dünyanın düzeltimesi ve ıslah edilmesinin dinin temel amaçlarından biri olduğunu, insanın dünyasını bozmasının ahiretini de bozacağını düşünmektedir. Binaenaleyh genel olarak ahkamların ve dini uygulamaların doğruluk ve meşruiyetinin etkileri; “Bunu yap, faydasını ve etkisini öldükten sonra görürsün” ifadesinde olduğu gibi ahirette değil dünyada görülmelidir. Bu din, ilk önce dünyada alemlere rahmet olması için indirilmiştir. Yararlılığının kanıtı da  yalnızca dünyevi etkilerinin görülmesi ile elde edilebilir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya