​Neden hiç kimse Vietnam’dan bahsetmiyor?

​Neden hiç kimse Vietnam’dan bahsetmiyor?

Pazar, 18 Ağustos, 2019 - 08:00
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
Tarihten bildiğimiz savaşlarda her zaman bir galip ve mağlup taraf, cesaretli ve korkak olanlar, kahraman ve hainler, bir başlangıç ve sonuç vardır. Modern çağda ise güç dengelerinin savaşı ele alma şekli çok değişti. Stratejik araştırma merkezleri stratejik dengeleri hesaba katar oldu.

Sert güç unsurlarının egemen olduğu dönemin ardından yumuşak güce dayalı bir liderlik, bu konudaki yetenek ve yaratıcılık, hesaplaması imkansız olsa da hesapların temel unsuru haline geldi. Stratejik “tahminler” her zaman bilinmeyen bir şey ya da beklenmeyen sonuçlar olabileceğine dikkat etmeye başladı. İkinci ve ondan önce de Birinci Dünya Savaşı; ABD’nin savaşa müdahil olmasının ardından zaferin kesinlikle Müttefiklerin lehine olan bir güç dengesinin üzerine oturduğunun birer kanıtıydı. Ama Vietnam Savaşı böyle değildi. ABD’nin bu savaşta nükleer silah kullanması mümkün değildi. Bu savaşta güç dengesinin önemli bir parçası olan kamuoyu unsuru da ortaya çıktı.

ABD; kamuoyunun gücünün değil zayıflığının bir unsuru olabileceğini hesaba katmamıştı. Ancak daha da önemlisi savaşı kazanamadığı için ABD’nin yenilmiş kabul edilmesi ile bu savaştan sonra zafer ve yenilginin tanımı değişti. Sabır ve dayanıklılık savaşta büyük bir silaha dönüştü. Güney Vietnamlıları ABD’nin kendilerini koruma gücüne sahip olduğuna ikna etmek artık imkansız hale geldi. Savaşı sürdürmek Kuzey’e teslim olmaktan daha kötüydü. Vietnam Savaşı  tam 8 yıl yani İkinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürdü. Ama uzun yıllar sonra ABD,  birleşik ve kapitalizmi benimseyen Vietnam’ın ana ticari ortaklarından biri haline geldi. Böylece Vietnam Savaşı’nda kimin galip gelmiş olduğu da artık bilinmez hale geldi.

Vietnam Savaşı artık uzak bir hatıraya dönüştü. Yaşanan birçok savaştan bahsedilirken genel bağlamda nadiren hatırlanır oldu. Hatta Hollywood için bile hakkında film çekilecek ilginç bir konu olmaktan çıktı. Oysa uzun bir zaman boyunca Vietnam Savaşı ile ilgili filmler oldukça yaygındı. Bu filmlerin çekilmesinin nedeni savaşlarda bolca dram ve çokça hataların olmasıydı. Neredeyse hepsinde de  kurtarılması gereken esirler vardı. Kısacası savaş hikayelerini bilim kurgu ile harmanlama imkanı vardı. Ama Vietnam Savaşı’nda hiç kimsenin öğrenmediği bir ders de vardı. O da savaşlar uzadığında bir gün hiç kimsenin artık neden ve nasıl başladığını nasıl ve neden sona erdiğini bilemez bir hale geldiğidir.

Aralarında Taliban’ın da bulunduğu dünyadaki bütün terörist gruplara ev sahipliği yaptığı bilenen Katar’ın başkenti Doha’da şu anda ABD’nin Taliban ile bir barış anlaşması yapma sürecinde olduğuna yönelik haberler ortada dolaşmaktadır. Çok da uzak olmayan bir zamanda bu konu ile ilgili ayrıntılar ya da en azından bazıları hakkında bilgi sahibi olacağız. Fakat asıl önemli olan ABD’nin Taliban’a karşı savaşında zafere ulaşmamış, 18 yıl süren ve giriştiği en uzun süreli savaş olan bu savaşın ardından güç dengeleri kendi lehine olmasına rağmen Afganistan’dan çekilecek olmasıdır. Oysa savaşın başlangıcında elde edilen başarılar kesindi. Taliban devrilmiş, başkent Kabil’den çıkarılmış, güney bölgelerinde sıkışmıştı NATO’nun da desteklediği askeri ve ekonomik gücü ile Afgan ulusal devletinin inşasına başlanmıştı.

Taliban’ın stratejisi ise kazanmamaya olduğu kadar yenilmemeye de dayalıydı. Benimsemiş olduğu bu strateji; futbolda güçlü bir takım (Brezilya ya da Almanya gibi) ile güçsüz ve tek isteği ülkesini (onurlu bir şekilde temsil etmek) olan bir takımın benimseyeceği defans stratejisine benziyordu. Bu stratejide; güçsüz takım tam anlamıyla defansa dayalı bir strateji benimser, takımın oyuncuları karşı takımın gol atmasını engellemek için kalelerinin önünde güçlü bir defans hattı kurarlar. Bilindiği gibi de zaman ilerleyip güçlü olan takım güçlü defans nedeniyle gol atamadıkça moral olarak çökmeye başlar. Taliban’ın stratejisi, Vietnam’daki komünistlerin kurmuş olduğu Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (Vietkong) ve onunda öncesinde ABD Bağımsızlık Savaşı’nda George Washington’un takip ettiği stratejinin aynısıydı.

Washington aslında Britanya İmparatorluğu güçleri ile giriştiği hiçbir savaşı kazanmamıştı. Tek yaptığı; yenilmeden önce geri çekilmek ve elinde kalan askerler ile yeni bir savaşa hazırlanmaktı. Bunun sonucunda da Britanya, Amerika kıtasında kurulmuş olan kolonilerin kendi kaderini tayin etme hakkını kabul etmek zorunda kaldı.

Ortadoğu’da dönen bütün savaşlar da bu tür savaşlardandır ve uzun süreli savaşlar olmaları için de yeterince karmaşık ve komplekstirler. Ortadoğu’daki bütün savaşlar, 2 taraf arasındaki bir iç savaş olarak başlarlar. Nitekim ABD, Afganistan’a ve onun da öncesinde Vietnam’a girmeden önce zaten kuzey ve güney arasında bir savaş vardı. Fakat bu 2 taraf içerisinde genelikle başka ikili taraflar da olur. Bunu daha anlaşılır kılmak için şu örneği verebiliriz: Irak savaşı içerisinde ABD-Saddam, Sünni-Şii ve Arap-Kürt gibi ikili çatışmaları da barındırmaktadır. Bütün bu ikili taraflar bir dizi oluşturarak savaşın devam etmesini, ateşkesin geçici ve güç toplamak için verilmiş bir aradan ibaret olmasını sağlayarak BM çalışanlarına var olmaları için bir neden sunmaktadırlar.

Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Libya ve Afganistan’da halihazırda yaşanan çatışmalar; siyaset biliminde kendisine uzun süreli çatışmalar adı verilen, zaman kavramı olan mezhep, kabile ve bölgesel seviyelere nüfuz eden, çatışma ile ilişkisi modern zamanın kabul ettiğinden farklı olan çatışmalardır. Modern çağa göre bu çatışmalar, başı ve sonu, inşa süreci olan ve ek bir görev ile sona eren bir projedir. Ortadoğu çağında ise ilişki ve bunun zaman boyunca sürmesi eşyaların doğasıdır. Bu nedenle; ölü, yaralı ve yıkılmış şehirlerin görüntüleri ne kadar acı ve trajediler ne kadar büyük olsa da Ortadoğu’da savaşlar sona ermez. Bu yüzden ne Saddam’ın devrilmesi Irak’ta savaşı sona erdirdi ne de Kaddafi’nin öldürülmesi Libya’da askıda olan meselelerin çözülmesini sağladı. Suriye’de ise Beşşar Esed, ülkesinin üçte birini yıkmaktan kaçınmadı ve geride kalan yüzde 60’ı ile yaşamak için yeterince sabırlıydı. Şimdi ise Türk-Kürt çatışmasının sonucunu beklemektedir. DAEŞ örgütü de şu anda Irak ve Suriye’de kendisini yeniden yapılandırmaktadır. Hafter’in güçleri Trablus surlarında ve eski dost Gassan Selame, ateşkesin en azından Kurban Bayramı’na kadar uzamasını umut etmektedir. Ama Ortadoğu’da savaşlar sona ermez çünkü Ortadoğulu tarafları kalıcıdır. Bölgeden çıkmaya karar veren sadece dış taraflardır ve bu da iç taraflar için en azından bir zaferdir.

Şu ana kadar bu uzun süreli savaş teorisinin tek istisnaları; hayata anlamını veren modern bir çerçeve içinde ulusal bütünlüklerini tamamlayan ülkeler olmuştur. Filistinliler ile İsraillilerin ise her zaman farklı bir dengeleri olmuştur çünkü ikisi de bu topraklarda varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında 12 milyon kişi yaşamaktadır. Bunların yarısı Filistinli diğer yarısı ise İsraillidir. Ne Filistinliler İsraillileri denize ne de İsrailliler Filistinlileri Ortadoğu’nun geniş çöllerine atabilirler. Doksanlı yıllardan itibaren ise bu çatışmaya; İsrail içerisinde Araplar ve Batı Şeria’da Araplar ile yerleşimcilerin bir arada yaşama sorunu da eklenmiştir. Ortadoğu’da yaşanan diğer savaşlar ile karşılaştırıldığında bölgenin bu en eski ve en meşhur çatışmasının can kaybı ve yıkım açısından daha az maliyetli olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bugün Filistin’de artık Vietnam’dan değil daha az bir maliyet ile bir arada yaşamayı mümkün kılacak bir ilişkiye nasıl ulaşılabileceğinden bahsedilmektedir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya