Mimari ve demokrasi

Mimari ve demokrasi

Pazartesi, 5 Ağustos, 2019 - 09:15
Mekânın niteliği, şehirlerin düzenlenme şekli, siyasi rejimin şeklini belirliyor mu, iktidar ister demokratik olsun isterse otoriter ya da ikisi arasında bir kıvamda olsun kentleşme ile hükümet rejiminin yapısı arasında bir ilişki var mı? Almanya'ya ilk ziyaretimde bu ilişkileri fark ettim ve belki de bu, mekân ilk defa gözüne muhteşem gözüktüğünde “taze göz” fikrinden kaynaklanıyor olabilir.

Almanya'ya ilk ziyaretimde, Hitler'in Alman Şansölyesi (Başbakanı) olarak yemin etmesinden bir ay sonra, 1933'teki tarihi yangının ardından restore edilmiş Reichstag binasında yapılan bazı değişiklikler dikkatimi çekti. Reichstag’ın Alman komünistler tarafından yakılması Hitler’e özgürlükleri kısıtlama gerekçesi verdi ve Nazi rejimi tüm gücüyle başladı. Yangının neden olduğu hasar 1961'den 64'e kadar kısmen onarıldı, Almanya'nın birleşmesinden sonra 1995'ten 99'a kadar tamamen restore edildi.

Ünlü mimar Norman Foster'den yardım alındı ve restorasyonun denetimi ona verildi. Foster'ın restorasyon vizyonu, Mimarlığın demokrasi ve özgürlükle ilişkisini anlama çabamı tetikledi. Kavram olarak özgürlük ve bir hükümet rejimi olarak demokrasi, Foster'in restorasyon sürecine dair vizyonunu şekillendirdi, yani Almanya'daki Reichstag'ı (Hükümet ve Kayser Sarayı) Federal Meclis'e veya Parlamentoya nasıl çevireceğini belirledi.

Mekânı diktatörlüğünün zorbalığından demokrasinin ferahlığına, bireyin mekânından topluluğun bulunduğu mekâna dönüştürmek için önünde yeni bir cam kubbe ilave etmek gibi yeni ilavelerle mekânın ciğerlerini açmaktan başka seçenek yoktu. Bununla birlikte, bu devasa tarihi bina, değişiklikleri ne olursa olsun, 1992'de tamamlanan Bonn'daki Parlamento binası veya Federal Meclis ile karşılaştırılır.

Demokrasinin mimarisi ile baskının ve istibdadın bütün anlamlarını içeren diktatörlüğün mimarisi arasındaki fark dikkatlerden kaçmaz. Diktatörlüğün mimarisinde bir kapalılık ve ağırlık vardır, baskı adeta ete kemiğe bürünmüştür. Ünlü mimar Günter Behnisch’ın mimari felsefesini yansıtan Bonn parlamento binası şeffaflığın, ferahlığın ve demokratik konforun yansımasıdır adeta. Norman Foster'ın eski diktatörlük binasını değiştirmeye çalışmasına rağmen, insan ruhuna kasvet vermekte, insan bedeni üzerinde bir yorgunluk yaratmaktadır.

Bonn ve Berlin'deki iki binanın karşılaştırmasını yapan birisi, Alman ideolojik dönüşümlerini ve şehirlerin ve binaların planlanmasından tutun da ideolojik zamanın mekân ilişkisine ve onun mimarlık üzerindeki etkilerine kadar kentleşme üzerindeki etkilerini sembolik olarak rahatlıkla görebilir. Berlin ve Bonn durumlarından bahsettiğim gibi, bu dönüşümler, Alman arenasında mimarlığın demokrasiyle ilişkisi hakkında zengin bir seminere konu oldu, bazıları nehirlerin yönetim şekli ve demokrasi ile ilişkisini sorguladı.

Bunun en tipik örneği, Mısır gibi hidrolik (Suyun gücüne dayalı) topluluklardır. Nehir, merkezi rejimin özelliklerini yansıtır, zira her şey nehrin etrafından döner ve ana kontrol mekanizması orasıdır. Alman örneğinde, özellikle başkent, Bonn’dan Berlin’e yani Ren nehrine taşındığında nehirler ve demokratik toplum hakkında seminerler yapıldı, zira parlamento binası Spree adında küçük bir nehre bakmaktadır.

Kentleşmenin değerler ve egemen kavramlar ile ilişkisine dair Avrupa’da yapılan çalışmalar, gelişmekte olan dünyada veya devrimci kargaşaların yaşandığı yerlerde nadiren bulunur, devrimci bir rejimde klasik mimari vardır, mekânlarda değişiklik ve genişlemeler yapılmaz. Devrimci değişim de zaten formalite icabıdır. Yeni, parlak bir kaplama gibi, kubbede gördüğünüz gümüş renkli kaplama gibi… Kalede bulunan Kahire Mehmed Ali Paşa Camii, ruh ve beden arasındaki çatışmayı ve uyumsuzluğu yansıtmaktadır. Sanki yapıldığı geçmiş dönemi anlatmaktadır. Mesela Mısır'daki Temmuz devrimi adamları, Abidin Sarayı, Ras et-Tin Sarayı, Saray el-Kubba vb. kraliyet saraylarını dönüşümlü olarak kullandılar.

İdeolojik dönüşümler çoğunlukla düşünce ve güç ilişkilerini yansıtan kentsel değişimleri de sağlamışlardır. Devrimci liderin, halkın servetinden çalıntıları sembolize eden veya bunu çağrıştıran kralın yani “tahtından indirilmiş hainin” sarayına oturması mantıksızdır. Fakat uzun vadede, sahiplenme fikri pekişir, amaç bu olmasa dahi kendisi de bir süre sonra kral olur. Fakat mimari, bir bedenin organları gibi yıprandığından, şehirciliği yansıtan ve onunla etkileşime giren güç farkındalık yaratmak ister, ruh ve dünya hakkında farklı bir vizyon geliştirmek arzu eder. Bu bahsi devam ettirelim.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya